30.09.2026 Günlük XXX Ataraxia: dinginlik aranarak bulunmuyor
Eylülün son günü ayın hesabını çıkardım. Antik felsefenin dinginlik kavramı, hesap tutmayı bırakınca ne olduğunu soruyor; cevabı ay sonu defterinde çıktı.
Bu yazıda 10 bölüm var
30.09.2026 Günlük Sayfa XXX
Dinginlik bir hedef olduğu sürece uzakta duruyor. Hedef olmaktan çıktığı an geliyor.
Çarşamba. Eylülün son günü. Ay sonlarında şöyle bir alışkanlığım var: oturup ayın hesabını çıkarıyorum. Neyi bitirdim, neyi bitirmedim, hangi hafta boşa gitti.
Bu sabah da oturdum. Defteri açtım, kalemi aldım ve on dakika sonra hiçbir şey yazmadan kapattım.
Kapattığım an içimdeki gürültü kesildi.
Çalkantının kaynağı
Yunanlar ruhun sakin halini ataraksia diye adlandırıyordu. Kelimenin kendisi olumsuzlama üzerine kurulu: taraksis çalkantı demek, baştaki a onu kaldırıyor. Yani dinginlik, bir şeyin eklenmesiyle değil bir şeyin çekilmesiyle tarif ediliyor.
Epikuros bunu şöyle kuruyordu. İnsanı huzursuz eden şey olayların kendisi değil, o olaylar hakkında taşıdığımız yanlış inançlar. Neye ihtiyacın olduğunu yanlış biliyorsan, elindeki hiçbir şey yetmiyor.
Pyrrhon'un yolu daha sertti. Ona göre çalkantı, her şey hakkında bir hüküm vermek zorunda hissetmekten geliyordu. Hükmü askıya alırsan çalkantı da duruyordu.
Bu sabah defteri kapattığımda yaptığım şey tam olarak buydu ve farkında değildim.
Ressamın süngeri
Sextus Empiricus bu fikri bir hikayeyle anlatıyor ve hikaye bende yıllardır duruyor.
Ressam Apelles bir at resmi yapıyormuş. Resmin her yeri tamam, tek eksik atın ağzındaki köpük. Köpüğü defalarca deniyor, hiçbiri olmuyor. Sonunda sinirlenip boyaları sildiği süngeri resme fırlatıyor. Sünger tuvale çarptığı yerde, aradığı köpük çıkıyor.
Sextus bunu dinginliğin nasıl geldiğini anlatmak için kullanıyor. Peşinden koşarken bulunmuyor. Koşmayı bıraktığın anda, bıraktığın için geliyor.
Bu hikayenin beni rahatsız eden bir tarafı var. Çünkü bir tarif gibi okunmaya çok müsait: "bırak, kendiliğinden gelir." Oysa Apelles yıllarca at resmi yapmayı öğrenmiş biri. Süngeri fırlatan el, boşuna fırlatmıyor. Resmin geri kalanı zaten bitmiş durumda.
Yani bırakmanın işe yaraması için önce bir şeyin yapılmış olması gerekiyor.
Benim ay sonu hesabım ne yapıyordu
Dönüp o deftere baktım ve ne işe yaradığını sordum.
Hesap şöyle işliyor. Sol tarafa yapılanlar, sağ tarafa yapılmayanlar. Sol taraf her zaman kısa, sağ taraf her zaman uzun. Çünkü sol tarafa yalnızca bitirdiklerim giriyor; sağ tarafa ise ayın başında aklımdan geçen her şey.
Bu, baştan kaybedilmek üzere kurulmuş bir terazi. Bir yanda gerçekleşenler var, diğer yanda hayal edilenler. İkisi aynı birimden değil.
Ya hep ya hiç düşüncesi yazısında bunun gündelik halini anlatmıştım. Ay sonu defteri onun takvimle buluşmuş hali: otuz günü tek bir yargıya indiriyor ve o yargı neredeyse hep aynı çıkıyor.
Epikuros'un dediği yere geliyoruz. Beni huzursuz eden şey eylülün kendisi değildi. Eylül hakkında kurduğum cümleydi.
Peki hesap tutmayı bırakmalı mıyım
Burada dikkatli olmam gerekiyor, çünkü bu fikir çok işime geliyor ve işime gelen fikirlere karşı daha şüpheci olmayı öğrendim.
"Kendimi değerlendirmeyi bırakıyorum" cümlesi, ölçmekten kaçmanın kibar hali olabilir. Ölçmezsem kötü haber de almam. Bu, dinginlik değil; gözünü kapatmak.
Aradaki farkı şöyle buluyorum. Pyrrhon hükmü askıya alırken bakmayı bırakmıyor. Tam tersine: bakmaya devam ediyor, yalnızca gördüğünü hemen bir yargıya çevirmiyor.
Yani mesele defteri kapatmak değil. Deftere bakıp "demek ki ben böyleyim" cümlesini kurmamak.
Ayın hesabı bir veri. "Beceriksizim" bir hüküm. Arada bir sıçrama var ve o sıçramayı ben yapıyorum, defter değil.
Bugün ne yaptım
Defteri tekrar açtım ve bu sefer yalnızca sol tarafı yazdım.
Yapılmayanlar listesini hiç kurmadım. Kurmayınca ilginç bir şey oldu: sol tarafın uzunluğu beni şaşırttı. On yedi madde çıktı. On yedi maddeyi, sağ tarafın gölgesi olmadan, ilk defa kendi başına gördüm.
Bunların hiçbiri yeni değildi. Ay boyunca hepsini ben yapmıştım. Ama her biri yapıldığı gün, yapılmayanların yanında küçülerek kayboluyordu.
Yaptıklarının görünmemesi yazısında bunu başkaları için yazmıştım. Meğer en görmediğim kişi bendim.
Eksiltme meselesi
Dinginliğin bir ekleme değil bir çıkarma olduğu fikri, ayın tamamına yayılabilecek bir şey.
Eylülde ne eklediğime bakmak yerine neyi bıraktığıma baktım. Bıraktıklarım şunlar: gece on birden sonra iş açmak, biten işi yeniden açıp kontrol etmek, bir metni gönderdikten sonra dört kez okumak.
Üçü de ayın başında yapılan şeylerdi. Üçü de ay içinde kendiliğinden azaldı.
Bir alışkanlığın azalması listeye girmiyor, çünkü listeler yapılanları sayıyor. Oysa bazı aylarda asıl iş, bir şeyi yapmayı bırakmak oluyor.
Epikuros'un üç kutusu
Epikuros, insanı huzursuz eden isteklerin hepsini aynı torbaya koymuyor. Üçe ayırıyor ve ayrımı bugün bana fazlasıyla tanıdık geldi.
Birinci kutu: hem doğal hem zorunlu olanlar. Yemek, su, uyku, barınma, acının dinmesi. Bunlar karşılanmadığında insan gerçekten huzursuz oluyor ve huzursuzluğun kaynağı inanç değil, eksikliğin kendisi.
İkinci kutu: doğal ama zorunlu olmayanlar. Lezzetli yemek, geniş ev, güzel kıyafet. İstemek doğal; olmayınca da yaşanıyor.
Üçüncü kutu: ne doğal ne zorunlu. Şöhret, sınırsız servet, herkesin onayı. Bunların bir doyma noktası yok. Doyma noktası olmayan bir isteğin peşinden gidilince, çalkantı hiç bitmiyor çünkü ulaşılacak bir yer tarif edilmiyor.
Bu şemayı kendi ay sonu defterime uyguladım ve utanç verici bir sonuç çıktı.
Yapılmayanlar listesinin neredeyse tamamı üçüncü kutudandı. Daha çok üretmek, daha görünür olmak, geride kalmamak. Hiçbirinin karşısında "şu kadar olunca yeter" yazmıyordu.
Birinci kutudakiler ise listede hiç yoktu. Uyku listede yok. Yemek listede yok. Öz bakım yazısında yazdığım şeyler, ay sonu değerlendirmesine girecek kadar önemli sayılmamış.
Epikuros'un asıl iddiası burada. Ona göre acı yokluğunun ötesinde bir haz yok; yani birinci kutuyu doldurduğunda ulaşabileceğin yere ulaşmış oluyorsun. Gerisi çeşitlendirme.
Bu iddianın fazla kanaatkar olduğunu düşünenler haklı olabilir. Ama ay sonu defteri üzerinde denendiğinde şunu yapıyor: terazinin iki kefesini de doğru dolduruyor. Uykusuz geçen on gece, tamamlanmamış üç proje kadar ağır bir veri. Benim defterimde biri sayılıyordu, diğeri sayılmıyordu.
Dinginlik ile donukluk
Bu kavramın bir tehlikesi var ve DEHB'li biri için tehlike daha yakın duruyor.
Dinginlik, duygusuzlukla karıştırılabiliyor. Stoacıların apatheia dediği hal bile, kelimenin bugünkü çağrışımı yüzünden "hiçbir şey hissetmemek" gibi okunuyor. Oysa ikisi de duygunun yokluğunu değil, duygunun insanı sürüklememesini anlatıyor.
Bu karışıklığın gündelik karşılığını ilaç kişiliği değiştirir mi yazısında ele almıştım. Tedaviye başlayan çoğu kişinin ilk korkusu şu oluyor: sakinleşirsem o ben olmaz mıyım?
Korkunun mantığı anlaşılır. Çalkantıyla uzun süre yaşayan biri, çalkantıyı kendinden ayıramıyor. Hızlı düşünmek, ani heves, bir fikre kapılıp gece yarısına kadar çalışmak. Bunlar sorun olduğu kadar kimlik de olmuş.
Ama Epikuros'un tarif ettiği dinginlik, bu şeylerin yok olması değil. İnsanın onların peşinde sürüklenmek zorunda kalmaması.
Fark şurada görünüyor. Bir fikir geldiğinde hala heyecanlanıyorum. Değişen şey, o heyecanla gece ikide yeni bir proje açmam. Heyecan duruyor, sürüklenme duruyor.
Bugün ay sonu defterini kapattığımda hissettiğim şey boşluk değildi. Daha çok, sürekli açık duran bir pencerenin kapanması gibiydi. Odanın içindekiler aynı yerde; yalnızca rüzgar kesildi.
Bugün dinlediğim
Arvo Pärt — Da Pacem Domine.
Koro için yazılmış, çok yavaş ilerleyen bir parça. Sesler üst üste biniyor, hiçbiri öne çıkmıyor, hiçbiri yarışmıyor.
Bu parçayı bugün uygun bulmamın sebebi şu: istenen şeyin adı metinde geçiyor ama müzik onu istemiyor. Yalvarmıyor, zorlamıyor, bir yere varmaya çalışmıyor. Sakinliği tarif etmiyor; sakin oluyor.
Apelles'in süngeri gibi. Aradığın şeyi aramayı bıraktığın yerde duruyor.
Yarına
Yarın ekim. Yeni ay için hedef yazmadım, bilerek.
Yazdığım tek şey şu: sol tarafı günü gününe tutacağım. Ay sonunu beklemeyeceğim. Çünkü eylülün bana öğrettiği şey, yapılanların görülmemesinin bir hafıza meselesi olduğu. Otuz gün sonra hatırlanan tek şey, hatırlanmayanlar oluyor.