İçeriğe geç
Günlük

29.09.2026 Günlük XXIX Amor fati: olanı sevmek mi, kabul etmek mi?

Nietzsche'nin kaderini sevme fikri, geç tanı almış biri için ne anlama geliyor? Kabul ile razı olmak arasındaki farkı yazdım.

3 dakika okumaKısa
Bu yazıda 8 bölüm var

29.09.2026 Günlük Sayfa XXIX

Olan şeyi sevmek zorunda değilim. Olmamış gibi davranmayı bırakmak yetiyor.

Salı. Bugün eski bir defterim elime geçti. Üniversite yıllarından, kenarına tarih atılmış, yarısı boş.

İlk üç sayfa dolu. Sonra yirmi sayfa boş. Sonra bambaşka bir konu, yine üç sayfa. Sonra yine boşluk.

O defteri tutan kişi tanı almamıştı. Neden böyle olduğunu bilmiyordu ve bildiğim kadarıyla kendine çok kızıyordu.

Nietzsche'nin cümlesi

Amor fati, kaderini sevmek demek. Nietzsche bunu bir formül olarak öneriyor: insanın büyüklüğü, olan şeyin başka türlü olmasını istememesinde.

Ne geriye, ne ileriye, ne sonsuza. Olanı taşımakla kalmayıp sevmek.

Bu cümleyi ilk okuduğumda itici bulmuştum. Çünkü şöyle bir sonucu var gibi duruyordu: başına gelen her şeye, kötülüklere ve kayıplara da evet demek.

Yıllar sonra fikrin bu olmadığını düşünüyorum. Ya da en azından benim işime yarayan hâli bu değil.

Kabul ile razı olmak

Türkçede bu ikisi birbirine karışıyor ve karıştığında zarar veriyor.

Razı olmak bir değerlendirme içeriyor. Olan şeyin iyi olduğunu, hak edildiğini ya da gerekli olduğunu söylüyor. Geç tanı için bunu söylemem: iyi değildi, gerekli değildi, kimsenin hak ettiği bir şey değil.

Kabul etmek ise bir değerlendirme değil. Olan şeyin olduğunu kabul etmek. Olmamış gibi davranmayı bırakmak.

Aradaki fark şurada görünüyor: razı olmak geçmişi haklı çıkarır, kabul etmek geçmişi yerine koyar.

Benim yapabildiğim ikincisi.

Yirmi üç yıl

Tanıyı yirmi üç yaşımda aldım. Ondan önceki yıllar için uzun süre bir hesap tuttum.

Hesap şöyle işliyordu: eğer daha erken bilseydim, şu okulu bitirirdim, şu işi bırakmazdım, şu insanlarla şöyle konuşmazdım. Her maddenin karşısında bir kayıp rakamı vardı.

Bu hesabın bir sorunu var. Toplamı hiç çıkmıyor. Çünkü alternatif hayat bir veri değil, bir tahmin. Ve o tahmini yapan kişi, bugünkü bilgisiyle o günkü şartları değerlendiriyor.

Dünkü yazıda zamanın iki türünden bahsetmiştim. Burada da benzer bir şey var: geçmiş kronos olarak ölçülebiliyor, yirmi üç yıl diyebiliyorum. Ama o yılların içinde ne olabileceği ölçülebilir bir şey değil.

Tanı sonrası yas yazısında bunu ayrıntılı yazdım. Bugün eklemek istediğim şey şu: o hesabı kapatmak, geçmişi onaylamak anlamına gelmiyor.

Defterdeki boşluklar

Elime geçen defterde en çok canımı sıkan şey boş sayfalar değildi. Üç sayfalık başlangıçlardı.

Her biri heveslle başlamış. Düzgün yazı, kenara çizilmiş küçük şemalar, numaralandırılmış maddeler. Sonra kesilmiş.

O kesilmeleri uzun süre karakter kusuru olarak okudum. Şimdi başka bir şey görüyorum: sistemi olmayan birinin elinden gelenin en iyisi.

Bu cümle amor fati'nin bana uyan hâli. Geçmişi sevmiyorum. Ama geçmişteki kişinin elindekiyle çalıştığını kabul ediyorum.

Nietzsche'nin asıl söylediği

Fikri daha dikkatli okuyunca, amor fati'nin geçmişle ilgili olmadığını düşünüyorum. Geleceğe bakıyor.

Formül şunu soruyor: aynı hayatı, aynı kayıplarla, sonsuz kez yaşamaya razı olacak şekilde yaşayabilir misin?

Bu bir teselli değil, bir ölçüt. Bugün verdiğin kararın sonsuz kez tekrarlanmasını isteyecek kadar o karara sahip çıkıyor musun?

Böyle okununca cümle rahatlatıcı olmaktan çıkıyor ve zorlaştırıyor. Geçmişi kabul et, tamam. Ama bugün yaptığın şeyi de aynı gözle değerlendir.

Bugün ne yaptım

Defteri attım. Sonra çöpten çıkardım ve rafa koydum.

İkisi de aynı günün içinde oldu ve ikisinin de sebebini biliyorum. Atmak, o yılları yok saymaktı. Geri almak, onları kabul etmekti.

Raftaki yeri belli. Bir daha açacağımı sanmıyorum ama durduğu yerde bir şey yapıyor: o kişinin var olduğunu hatırlatıyor.

Dün kendimle savaşmayı bıraktığımı yazmıştım. O savaşın bir cephesi de buydu: geçmişteki kişiyle savaşmak. Onu bugünün bilgisiyle yargılamak, bilmediği bir şey için suçlamak.

Bugün dinlediğim

Arvo Pärt — Für Alina.

Pärt'in tintinnabuli yöntemiyle yazdığı ilk parça. Çok az nota var. Piyanoda iki ses, uzun aralıklar, tekrar.

Bu parçayı bugüne uygun bulmamın sebebi şu: eksiltilerek yazılmış. Pärt yıllarca yazamadığı bir dönemden sonra bu parçayla geri dönmüş ve döndüğünde elinde eskisinden çok daha az malzeme varmış.

Az malzemeyle çalışmak, elindekiyle çalışmak demek. Defterdeki üç sayfalık başlangıçlar da öyleydi.

Yarına

Yarın ekim başlıyor. Dünkü hafta planının üç maddesinden ikisi tuttu, biri tutmadı.

Üçte iki. Kendime söyleyeceğim cümle bu: üçte iki, sıfırdan çok daha fazla.

Yazar hakkında

Cansu, DEHB ile yaşayan bir yetişkin. Uzmanlığı yok; elindeki tek şey kendi denediği yöntemler ve kendi gündelik deneyimi. Bir yöntem onda tuttu diye sende tutar mı, bilinmez. Ondan gitmeyen bir şey senin işine yarayabilir.

Buradaki hiçbir şey tıbbi tavsiye, tanı ya da tedavi yerine geçmez. İlaç, doz ve tedavi kararları hekiminle konuşulacak şeyler. Daha fazlası.

Bu yazı 29 Eylül 2026 tarihinde güncellendi.