28.10.2026 Günlük LVIII Thaumazein: hayret etmek
Platon felsefenin hayretle başladığını söyledi. Bir şeye gerçekten şaşırmak, yenilik peşinde koşmakla aynı şey mi? DEHB'li bir merak üzerine.
Bu yazıda 6 bölüm var
28.10.2026 Günlük Sayfa LVIII
Dünyaya alışmak, onu görmeyi bırakmanın en kibar adı.
Çarşamba. Bugünün kelimesi fiil, çünkü hayret insanın yaptığı bir şey. Thaumazein: hayret etmek, şaşmak, gözünü alamamak.
Başın dönmesi
Platon'un Theaitetos diyaloğunda genç Theaitetos, Sokrates'in sorularıyla konuşurken başının döndüğünü söylüyor. Bir bakıyor bildiği şey bilinmez olmuş. Sokrates gülmüyor, ona şöyle diyor: bu duygu tam bir filozof duygusudur, felsefenin bundan başka başlangıcı yoktur. Sonra bir ad ekliyor: gökkuşağı tanrıçası İris'i Thaumas'ın kızı diye anmak yanlış bir soy değil. Thaumas, hayretin adı gibi. Felsefe, göğe bakıp donup kalan birinin çocuğu.
Aristoteles de Metafizik'te aynı şeyi söylüyor: insanlar hem şimdi hem ilk başta hayret ettikleri için felsefe yapmaya başladılar. Önce yakındaki tuhaflıklara, sonra aya, güneşe, yıldızlara.
İki büyük isim bir şeyde anlaşmış. Her şey bir soruyla değil, bir donup kalmayla başlıyor.
Yenilik başka, hayret başka
DEHB'de merak sanki hazır bulunan bir şey gibi anlatılır. Kafası hep yeni bir şeyin peşinde olan biri. Ben de kendimi öyle anlatıyorum. Ama bugün şunu ayırmam gerekti: benim çoğu zaman yaptığım şey hayret değil, uyaran aramak.
Farkı şurada görüyorum. Uyaran aramak bir sonrakine bakıyor. Şu yazıyı açıyorum, ilk iki paragraftan sonra öbür sekmeye geçiyorum. Bilgi geliyor ama hiçbir şey beni durdurmuyor. Yenilik tüketildikçe bitiyor.
Hayret ise durduruyor. Sonrakine geçmek istemiyorsun. Tek bir şeyin önünde kalıyorsun ve o şey, baktıkça büyüyor. Bir ağacın gövdesi, bir cümlenin kuruluşu, kahvenin üstündeki buharın dönüşü.
İkisi aynı yerden çıkıyor olabilir. Hiperodak iyi günlerinde bence hayrete çok yakın. Yedi saat tek bir konunun içinde kalıp saati unutmak. Dünyanın saydığı bir kusurun içinde felsefenin başlangıcı duruyor olabilir mi? Bunu fazla romantize etmek istemem, çünkü aynı hiperodak yemeği de unutturuyor. Yine de bu ihtimali buraya yazıyorum.
Alışmak
Büyümenin bir tarafı alışmak. Gökyüzüne, suyun musluktan akmasına, insanların yüzüne. Alışmak iyi bir şey, her sabah suya hayret eden biri işe geç kalır.
Ama fazlası da bir kayıp. Rachel Carson, çocuklarla doğaya çıkmayı anlattığı kısa kitabı The Sense of Wonder'da, her çocuğa ömür boyu sürecek kadar güçlü bir hayret duygusu dilediğini yazıyordu. Kitabın adı bile bir duygu.
Kendimde gözlediğim şu: yorgunken hiçbir şeye hayret edemiyorum. Yürümeyi bu yüzden seviyorum belki. Hızı biraz düşürünce, göz yeniden görmeye başlıyor. Ağaçlar ekim sonunda hep aynı işi yapıyor ve her yıl yeniden şaşırıyorum. Bu şaşkınlık benim dağınık zihnimin en temiz tarafı olabilir.
Yaşıyor olmaya hayret
Geçen hafta bir can evden gitti. Ardından gelen sessizlikte aklıma tuhaf bir düşünce geldi. Küçük bir canlı, bir eve geliyor, bir köşeyi kendine ayırıyor, orada olmayı seçiyor. Bunda sıradan hiçbir şey yok. Yalnızca ben alışmışım.
Sanırım hayret bazen bir şey gidince geri geliyor. Keşke gitmeden gelse. Bu sayfayı biraz da bunun için yazıyorum: elimdekilere gitmeden önce bakmak için.
Kavramın yanına bir parça
Louis Armstrong: What a Wonderful World.
1967'de kaydedildi, Armstrong altmış altı yaşındaydı. Şarkı ağaçları, gülleri, gökyüzünü, tanıdıkların selamlaşmasını sayıyor. Sözleri neredeyse fazla basit. Plak şirketinin başındaki kişinin şarkıyı sevmediği ve Amerika'da pek tanıtılmadığı anlatılır. Britanya'da ise 1968'de listelerin başına çıktı.
Bu şarkıyı genç biri söylese sahte gelebilirdi. Armstrong ayrımcılığı, yoksulluğu, koca bir yüzyılı görmüş bir ses. Bilerek hayret ediyor. En zoru da bu.
Yarına
Yarın perşembe, 29 Ekim. Ankara'da yaşıyorum ve bu şehirde o gün başka bir ağırlığı var. Ortak olan şeylere bakacağım.
Yeni yazılardan haberdar ol
Yeni yazı yayınladığımda haber vereyim. Reklam yok, başka bir şey yok.