İçeriğe geç
Günlük

22.09.2026 Günlük XXII Öz değerin ölçütleri canımı sıkıyor

Kendi değerimizi neye göre ölçüyoruz? Üretkenlik, işe yararlık, başkasının onayı. Ödünç alınmış ölçütlerle kendini tartmanın yorgunluğu.

4 dakika okumaOrta
Bu yazıda 8 bölüm var

22.09.2026 Günlük Sayfa XXII

Kendini tarttığın terazi kimin? Bunu sormadan çıkan hiçbir sayı bir şey anlatmıyor.

Salı. Bugün canımı sıkan bir şeyi yazacağım. Büyük bir olay değil, arka planda duran bir rahatsızlık.

Öz değer diye bir şeyden bahsediyoruz. Kendine değer vermek, kendini yeterli hissetmek. Güzel laflar. Ama kimse şunu sormuyor: bu değeri neye göre ölçüyoruz?

Ölçütlere baktığımda canım sıkılıyor. Çünkü çoğu benim değil.

Bugün kendimi neyle tarttım

Dürüst olayım. Bugün kendimi şunlarla ölçtüm:

Kaç iş bitirdim. Kaç saat verimli geçti. Kaç mesaja cevap yazdım. Birine yardımcı olabildim mi. Bugün "üretken" miydim.

Bunların hepsi sayı. Hepsi çıktı. Hiçbiri "bugün nasıl bir insandım" diye sormuyor.

En rahatsız edici tarafı da şu: gün içinde kendimi iyi hissettiğim anlar, bir işi bitirdiğim anlar oldu. Dinlendiğim değil. Eşimle konuştuğum değil. Yemek yaparken mutfakta geçen yarım saat değil. Sadece bitirdiklerim.

Yani kendime bir fabrika gibi bakmışım. Günün sonunda üretim raporu istemişim.

Ölçütler nereden geliyor

Bunları ben seçmedim. Kimse seçmiyor bence. Yıllar içinde biriktiriyoruz.

Okulda not vardı. İşte performans var. İnternette beğeni var. Her ortam kendi terazisini veriyor ve biz o teraziyi eve getiriyoruz.

Sonra bir gün, yorgun bir akşam, kendi mutfağında dururken o teraziye çıkıyorsun. Kimse istemiyor, sen çıkıyorsun. Ve tabii yetersiz geliyorsun. Çünkü o terazi ev için yapılmamış.

DEHB olan biri için ölçütler daha da acımasız

Burada kendi tarafımı da yazayım.

Bu ölçütlerin neredeyse hepsi düzenli, öngörülebilir, istikrarlı çalışan bir kafaya göre ayarlanmış. Her gün aynı saatte başlayan, aynı hızda giden, dün yaptığını bugün de yapabilen bir kafa.

Benim kafam öyle çalışmıyor. Bir gün altı saat yazıp bir sonraki gün iki paragrafta tıkanabiliyorum. Aynı iş, aynı masa, aynı insan. Çıktı bambaşka.

O düzenli teraziye çıkınca sonuç hep aynı: tutarsız. Arkasından da o klasik cümle geliyor, çoğumuzun bir yerlerde duyduğu: "potansiyelini kullanmıyor."

Bu cümle insanın içinde yıllarca yaşıyor. Ben onu iyi tanıyorum.

İstikrarsız olduğun için değersiz değilsin. Değeri istikrarla ölçmeyi öğrenmişsin, o kadar.

Başkasının onayı meselesi

Bir ölçüt daha var, en zor konuşulanı: başkalarının ne dediği.

Birinin "çok iyi olmuş" demesiyle içimin ısınması. Cevap gelmeyince o işin gerçekten iyi olup olmadığından şüphe etmem. Aynı işe, iki farklı tepkiyle iki farklı değer biçmem.

Bunu yazması hoş değil ama gerçek.

Çevremde bana danışan insanlar var. İş anlamında birçok masada en çok bilen ben oluyorum. Buna rağmen bir cümlelik bir övgü günümü döndürebiliyor. Demek ki bilgi ile öz değer aynı yerde durmuyor.

Peki ölçüt ne olmalı

Burada elimde hazır cevap yok. Olsa şimdiye kullanırdım.

Ama birkaç şey deniyorum.

Çıktı yerine yönelim. Bugün ne kadar ürettiğim yerine, doğru yöne mi bakıyordum diye soruyorum. Bazı günler tek yaptığın şey yönünü kaybetmemek oluyor.

Ortalama yerine hikaye. Tek bir güne bakıp kendimi tartmıyorum. Bir kafanın iyi ve kötü günleri var; ortalaması bir çizgi çiziyor. Çizgiye bakıyorum, noktaya değil.

Yararlılık yerine varlık. Bu en zoru. Kimseye bir şey vermediğim bir günde de bir yerimin olduğunu kabul etmek. İşe yaramadığım gün de burada olduğumu.

Kendi cümlem. Günün sonunda kendime söylediğim cümleyi bir başkası duysa ne düşünürdü? Kimseye "bugün yine yeterince iyi değildin" demezdim. O zaman neden kendime diyorum.

Ölçütlerin en sinsi tarafı

Bir şeyi de yazmadan geçmeyeyim: bu ölçütler hep yukarı kayıyor.

Bir hedefi tutturduğun gün, o hedef ertesi gün normal oluyor. Zor gelen bir iş bittiğinde kutlanmıyor, sıradanlaşıyor. Beş yıl önce hayal ettiğin yerde bugün duruyorsan, o yer artık bir başarı gibi görünmüyor gözüne.

Böyle olunca ne yaparsan yap yetişemiyorsun. Çıta senin ayağının biraz üstünde duruyor, hep.

Bunu fark ettiğimden beri kendime bir soru soruyorum: bundan üç yıl önceki ben, bugünkü halime baksa ne derdi? Çoğu zaman cevabı, bugünkü bana kendimin verdiği cevaptan çok daha cömert.

Canımı sıkan asıl şey

Şu aslında: bu yazıyı yazarken bile içimden bir ses "bunu iyi yazarsan değerli olur" diyor.

Yani ölçütü eleştirirken bile ölçüyorum kendimi.

Belki de mesele ölçütü değiştirmek değil, teraziden inmenin mümkün olduğunu hatırlamak. Her gün tartılmak zorunda değiliz. Kimse böyle bir kural koymadı. Biz koyduk.

Bugün kendime yazdıklarım

Akşam kendine "bugün ne yaptım" diye sorarken bir kere de "bugün nasıl hissettim" diye sor.

Bir işi bitirmek iyi bir gün demek değil. Bitirememek de kötü bir gün demek değil.

Övgü gelmediğinde işin değeri düşmüyor. Sadece görülmemiş oluyor. İkisi farklı şeyler.

Kendine kurduğun cümleyi bir arkadaşına kuramıyorsan, o cümle yanlış.

Ve şu: değerin bir sayı değil. Sayıya çevirdiğin her gün, kendinden bir şey eksiltiyorsun.