21.09.2026 Günlük XXI Sorumluluk ve suçlamanın vasatlığı
Suçlamak kolay ve rahatlatıcı. Ama suçlayan kişi kendi hayatının seyircisi oluyor. Sorumluluğu almanın neden ağır, neden kurtarıcı olduğu.
Bu yazıda 9 bölüm var
21.09.2026 Günlük Sayfa XXI
Suçlamak bedava. Sorumluluk pahalı. İkisinin arasındaki fark, hayatının kimin elinde olduğu.
Pazartesi. Dün Kuruş Fabrikası'nı yazdım, kandıranı anlattım. Bugün madalyonun diğer yüzünü yazmak istiyorum. Çünkü kandırılmayı anlatan bir yazının hemen ardından gelmesi gereken bir cümle var:
Her şey başkasının suçu değil.
Bunu kendime yazıyorum.
Suçlamanın kolaylığı
Suçlamak insanın en ucuz duygusu. Anında geliyor, hiçbir şey istemiyor, hemen rahatlatıyor.
İş olmadıysa müşteri anlamadı. Yetişmediyse gün kısaydı. Dağıldıysa ortam gürültülüydü. Küstüysek o başlattı. Yapamadıysak şartlar uygun değildi.
Her birinde bir doğruluk payı var. İşin sinsi tarafı da bu zaten. Yalan olsa fark ederdik. Yarı doğru olduğu için inanıyoruz.
Ama bir süre sonra bu cümleler bir dile dönüşüyor. O dili konuşan biri her şeyi açıklayabiliyor ve hiçbir şeyi değiştiremiyor.
Suçlayan kişi ne kaybediyor
Bence kaybedilen şey öfke değil, güç.
Sorunun sebebi tamamen dışarıdaysa, çözümü de dışarıda demektir. O zaman sen ne yaparsan yap fark etmez. Bekleyeceksin. Şartların düzelmesini, karşındakinin değişmesini, birinin fark etmesini.
Suçlayan insan haklı olabilir ama çaresizdir. Kendi hayatının seyircisi olur. Sahnede başkaları oynar, o localardan bağırır.
Ben bunu vasatlık olarak görüyorum. Ahlaki bir kusur olarak değil, bir konfor olarak. En kolay yer orası. Kimse seni oradan kovmuyor, oradan çıkması gereken sensin.
İtirazımı da yazayım
Buraya "her şey senin elinde" diye bir cümle koymayacağım. Çünkü değil.
Herkesin kartları aynı değil. Kimi başlarken borçlu başlıyor. Kimi hasta. Kimi bir savaşın içinde. Kimi çocukluğunda kendisine bakılmadığı için otuz yaşında hala kendine bakmayı öğreniyor. Ben tanımı 28'imde aldım; ondan önceki yılların yükünü "iyi de sen neden çabalamadın" diye özetleyen birine söyleyecek sözüm yok.
Bazı şeyler gerçekten adil değil. Gerçekten senin suçun değil.
Ama şu da var: bir şeyin senin suçun olmaması, onu düzeltmenin senin işin olmadığı anlamına gelmiyor.
İşte bu cümle hayatımın en sert cümlelerinden biri.
İkisinin ayrıldığı yer
Suç geçmişe bakıyor, sorumluluk geleceğe.
Suç "bunu kim yaptı" diye soruyor. Sorumluluk "buradan sonra ne yapacağım" diye soruyor.
Biri mahkeme kuruyor, diğeri yol açıyor.
Ben mahkemede çok vakit geçirdim. Kafamın içinde uzun duruşmalar oldu. Kimin haksız olduğunu kanıtladığım, çok iyi savunmalar yaptığım, sonunda hiçbir şeyin değişmediği duruşmalar.
O duruşmalardan kalan tek şey yorgunluk.
DEHB kısmı
Burada dürüst olmam gereken bir yer var.
DEHB gerçek bir açıklama. Zaman körlüğü gerçek, görev felci gerçek, dağılan dikkat gerçek. Tanıyı aldığımda o kadar çok şey yerine oturdu ki.
Ama bir açıklama, bir süre sonra bir kalkan olarak kullanılabiliyor. "Ben DEHB'liyim, olur böyle şeyler." Bu cümle bir kez rahatlatıyor, ikinci kez kolaylaştırıyor, üçüncüde artık düşünmeyi bırakıyorsun.
Ayrımı şöyle koyuyorum: DEHB, işin neden bu kadar zor olduğunu anlatır. Yapılmamasının faturasını kimseye kesmez.
Geç kaldığımda "trafik vardı, hem ben DEHB'liyim" demek başka. "Geciktim, özür dilerim, bir daha yarım saat erken çıkacağım" demek başka. İkincisi de DEHB'li bir insanın cümlesi. Sadece sorumluluğunu alan birinin.
Kendime yüklenmek değil bu. Kendimi hesaba katmak.
Tanı bir mazeret değil, bir harita. Haritayla yolu yine sen yürüyorsun.
Sorumluluk almanın gerçekten ağır tarafı
Bunu hafifmiş gibi yazmak istemiyorum.
Sorumluluğu almak, artık kimseye kızamamak demek değil. Ama şu demek: kızdıktan sonra da hala senin yapman gereken bir şey var.
Kandırıldıysan, kandıranın suçu. Bir daha aynı masaya oturmamak senin işin.
Yorulduysan, yükün ağırlığı gerçek. Yükü azaltmak için konuşmak senin işin.
Bir iş yürümüyorsa, şartlar gerçekten kötü olabilir. Bakıp "ben bunun neresindeyim" diye sormak yine senin işin.
Bu ağır bir şey. Ama tek özgürleştirici şey de bu. Çünkü elinde bir şey olduğu an, hayatın seyircisi olmaktan çıkıyorsun.
Çevrede de bir karşılığı var
Bunun görünmeyen bir tarafı var: suçlayan bir insanın yanında durmak yorucu.
Herkesin başına gelen bir şey onun başına gelince daha büyük oluyor. Her konuşmanın sonunda bir haksızlık duruyor. Bir süre sonra o kişiye bir şey anlatmak istemiyorsun, çünkü ne anlatsan dönüp kendi davasına geliyor.
Ben de bunu yaptım. Zor bir dönemde her sohbeti aynı yere getirdiğim zamanlar oldu. Sonradan fark ettim: karşımdaki insanlar beni dinliyordu ama sohbet artık iki kişilik değildi.
Sorumluluğu almanın sessiz bir faydası bu. İnsan yeniden karşısındakini duyabiliyor.
Bir de şu
Kendini suçlamak sorumluluk değil.
Bunu karıştırıyorum bazen. Kendine "salak mıyım ben" demek sorumluluk almak sanılıyor, oysa aynı mahkemenin başka bir kürsüsü. Orada da hiçbir şey değişmiyor, sadece sanık sandalyesinde sen oturuyorsun.
Sorumluluk sesi yüksek değil. Genelde sakin bir cümledir: "Tamam, bu böyle oldu. Şimdi ne yapıyorum?"
Bugün kendime yazdıklarım
Bir şey ters gittiğinde önce şunu sor: bunun benim elimde olan yüzde kaçı var? Bazen yüzde beş. Yüzde beş de bir şeydir.
Haklı olmakla bir yere varmak aynı şey değil. Hangisini istediğine karar ver.
Kendini suçlamayı sorumlulukla karıştırma. Biri seni yerinde tutar, diğeri yürütür.
DEHB'ni açıkla, arkasına saklanma. İkisi arasındaki çizgi ince ama sen nerede durduğunu biliyorsun.
Ve şunu unutma: senin suçun olmayan bir şeyi de toparlamak zorunda kalabilirsin. Bu adil değil. Ama toparlayan sen olduğunda, o hayat da senin oluyor.