21.10.2026 Günlük LI Fratres: iki yıl ve bir adın taşıdığı
Bugün Fratres'in ikinci yaşı. Yedi yüz otuz gün, bir ad, kapısı olmayan bir iş ve DEHB'li biri için yıl dönümü kutlamanın neden ayrı bir beceri olduğu.
Bu yazıda 10 bölüm var
21.10.2026 Günlük Sayfa LI
Bir işin yaşını saymak kolay. Zor olan, o yaşın içinde ne büyüdüğünü görebilmek.
Çarşamba. Bugün 21 Ekim ve bugün Fratres'in ikinci yaşı.
Bu cümleyi yazmadan önce bir süre boş sayfaya baktım. Çünkü bu günlüğü kavramlarla tutuyordum, bugün ise bir kavramla başlayamıyorum. Bugünün kelimesi bir ad. Benim adım değil, ama benim elimle bir kapıya yazılmış bir ad.
Bir adın içindeki kardeşler
Fratres, Latincede kardeşler demek. Frater kardeş, fratres onun çoğulu.
Bu adı iki şeyde taşıyorum hayatımda. Biri kurduğum şirket. Öbürü Arvo Pärt'ün 1977 tarihli parçası. Parçayı bu günlükte üç kez yazdım: akrasia yazısında tekrarın içindeki kaymayı anlatırken, aile benzerliği yazısında iki farklı Pärt'ü yan yana koyarken, aporia yazısında çıkmazın sakinliğini ararken.
Adın hikayesini bu sayfaya yazmadım. Bazı hikayeler bir sayfaya girince ince kalıyor ve ben bunu ağır bir ad için istemiyorum. Yazmak istediğim gün bugünden başka bir gün olacak.
Yalnızca şunu söyleyeyim: kardeşlik kelimesi bu kadar çok söze sığıp bu kadar az somut şeye dönüşürken, onu bir şirketin kapısına yazmak cesaret ister. Bir isim bir söz verir. İki yıldır o sözün altında kalmaya çalışıyorum.
İki kez ad koymak
Düşününce hayatımda iki kez ad koydum ve ikisinin arasındaki benzerlik beni şaşırtıyor.
İlki yirmi iki yaşımda, tanıyı kabul ettiğimde. O gün hiçbir şeyim değişmemişti; aletheia yazısında yazdığım gibi, yalnızca üstündeki örtü kalkmıştı. Dağınıklığıma, erteleyişime, bitmeyen yarım işlerime bir ad verilmişti ve o ad bana utanç yerine bir zemin verdi.
İkincisi, bir işe ad verdiğim gün. Yine hiçbir şey kendiliğinden değişmedi. Ortada bir fikir ve bir niyet vardı. Ama ad konduktan sonra fikir konuşulabilir, çağrılabilir, sorumluluk alınabilir bir şey oldu.
İkisinde de ad, bir şeyi var etmedi; var olanı taşınabilir hale getirdi. Bir tanıyı taşıyabilmek ile bir işi taşıyabilmek arasındaki ortak şey bu: önce adı olmalı ki omzuna alabilesin.
Yedi yüz otuz gün
21 Ekim 2024'ten 21 Ekim 2026'ya yedi yüz otuz gün var. Sayıyı hesaplarken bir kez daha baktım, çünkü kendi zaman körlüğüme güvenmiyorum. Yedi yüz otuz.
Bu günlüğün başlarında kairos ve kronos üzerine yazmıştım: bir zaman takvimde ölçülür, öbürü fırsat ve olgunlukla. Yedi yüz otuz gün kronos. Bu sayıya bakınca bir şey hissetmiyorum. Hissettiğim şey sayının arkasında kalan kairos'lar: bir fikrin ilk kez oturduğu gün, bir işin ilk kez yola düştüğü an, bir yanlışın ilk kez affedildiği sabah.
Hangi gün hangisiydi, hepsini sayamam. DEHB'li zihin kronolojiyi sevmiyor. Anıyı gün gün değil, duygusuyla tutuyor. O yüzden iki yılımı bir takvim gibi değil, bir harita gibi hatırlıyorum: bazı şehirler çok net, aradaki yollar silik.
Başlamak ile sürdürmek
DEHB'de başlamak bir sorun olarak anlatılır: görev felci, eşiğin önünde bekleyen beden. Bir işi kurmak ise başlamanın en büyüğü. Yeni olan çekicidir; hiperodak denen şey tam burada devreye girer, ilk haftalarda zihin ışık gibi yanar.
Ama ikinci yılın bana gösterdiği şey başka: ışığın yanması kolay, yanık tutmak zor. İlk yılın heyecanı ikinci yılda yerini bir tür dayanıklılığa bırakıyor ve bu dayanıklılık heyecan kadar gösterişli değil. Sabah aynı masaya oturmak. Yarım kalmış işi akşam ele almak. Can sıkıldığı için bırakmak yerine can sıkıntısıyla birlikte devam etmek.
Bunun kolay olduğunu söylemeyeceğim. Çoğu gün kolay değil. Ama iki yıl, bende bir şeyi kanıtladı: DEHB'li biri sürdürebilir; yeter ki sürdürmenin yolunu kendi sinir sistemine göre kursun. Başkasının disiplini bana uymadı. Kendi ritmim, kusurlarıyla birlikte, uydu.
Kapısı olmayan bir iş, iki yıl sonra
Eylülde yazdığım bir günlükte kendi işimin bir kapısı olmadığını yazmıştım. Bıraktığım yerde durmayan bir işim var, peşimden geliyor.
O yazıyı bugün yeniden okudum ve itirazım yok. Ama bir şeyi eklemek istiyorum, çünkü yıl dönümü bunun için var: kapısı olmayan bir işin penceresi de var.
İki yılda öğrendiğim en önemli şeylerden biri, DEHB'li birinin kendi işini kurduğunda dışarıdan gelen iskeleti kaybettiği. Ders programı yok, kovalayan bir öğretmen yok, "bu hafta şu iş bitecek" diyen bir yönetici yok. İskeleti kendin kurman gerekiyor. Girişimci olmanın iki yüzünü ve serbest çalışmanın düzensizliğini bu yüzden ayrı yazılarda ele aldım. Orada yazdıklarım kağıt üstünde bir bilgi değil; çoğu, işimin tıkandığı yerde bana lazım olan şeylerden çıktı.
Pencere şu: kendi iskeletimi kurabildiğim gün, o iskelet bana göre oluyor. Başkasının kurduğu bir düzen bana göre değildi. Benimki kusurlu ama bana uyuyor.
DEHB'li biri için yıl dönümü
Yıl dönümü kutlamak ayrı bir beceri. Durup geriye bakmak gerekiyor ve DEHB'li zihin çoğu zaman bir sonraki şeye geçiyor. Bitirdiğim bir işin tadına varmadan başka bir işin başındayım. Başarı bir an, hemen ardından yeni bir liste.
Bugün bunun tersini yapmak istiyorum. Listeyi bir gün için kapatıp, iki yılın bende ne bıraktığına bakmak.
Üç şey buluyorum.
Birincisi, sabır. Hypomone yazısında yazmaya çalıştığım şey: bir yükün altında kalıp dayanmak, bir an önce kurtulmaya çalışmadan. Bir işi kurmak büyük ölçüde bunun adı.
İkincisi, kendime karşı biraz daha adil olmak. Kendimle savaşmayı bıraktığımı eylülde yazmıştım. İki yıl bunu denemek için iyi bir laboratuvar oldu: işlerin kötü gittiği günlerde kendimi cezalandırmanın hiçbir şeyi düzeltmediğini, yalnızca ertesi günü ağırlaştırdığını gördüm.
Üçüncüsü, minnet. Buna bir sonraki paragrafta geleceğim.
Teşekkür
Bu iki yılda bana emek veren, güvenen, sabreden herkese teşekkür ediyorum. Burada ad vermeyeceğim. Kimin kim olduğunu zaten biliyorlar ve bir günlük sayfası bir teşekkürün gerçek yeri değil. Ama sayfaya yazıyorum ki yazılı olsun: bir iş yalnız kurulmuyor. Ben kapının önüne ad yazdım. İçerideki ışığı yakanlar başkaları.
Bu cümleyi yazarken içimde bir sıcaklık var ve bunun "iyi bir yazı" olmasıyla ilgisi yok. Sadece doğru.
Üçüncü yıl için üç söz
Söz vermek de bir ad gibi: ağır ve sonra altında kalınıyor. Bu yüzden küçük tutuyorum.
Birincisi, işin bir çıkış kapısını kurmak. Bir saat, bir eşik, bir ritüel; "buraya kadar" diyebileceğim bir çizgi. Bunu eylülde de yazmıştım, ama yazmak kurmak değil.
İkincisi, yürüyüşü işin bir parçası saymak. Yürümek benim için mola değil, düşünmenin bir biçimi. Çoğu zaman en iyi fikirlerim masada değil yolda geliyor. Bunu bir lüks gibi değil, bir çalışma yöntemi gibi takvime koymak istiyorum.
Üçüncüsü, yazmaya devam etmek. Bu günlük iki yıllık işin içinde ve bir yıl önce olmayan tek şey. Burada yazarken kendimi daha iyi tanıyorum ve bu, işimi de değiştiriyor.
Kavramın yanına bir parça
Arvo Pärt: Fratres.
1977'de yazıldı ve sonradan çok farklı kadrolar için yeniden düzenlendi: keman ve piyano, çello ve piyano, yaylı çalgılar ve vurmalı gibi. Aynı ezgi her seferinde başka bir sesle geliyor. Aynı parçanın bu kadar biçimde yaşayabilmesini seviyorum.
Bugün hangi versiyonu dinleyeceğime karar vermedim. Belki hiçbirini. Belki bir yürüyüşte, kulaklıksız, parçanın sessizliğini aklımda çalarak.
Yarına
Yarın perşembe ve Fratres üçüncü yaşına girmiş olacak. Bugünün yazısının bana öğrettiği bir şey var: yıl dönümü geçmişi saymak için değil, ileriye bir kapı bırakmak için. Yarın o kapıdan içeri girip yeniden masaya oturacağım.
Bir cümle daha, bugünün kendisine: iyi ki kurmuşum.
Yeni yazılardan haberdar ol
Yeni yazı yayınladığımda haber vereyim. Reklam yok, başka bir şey yok.