09.09.2026 Günlük IX İşten kendime, kendimden işe
Bilgisayarı kapatıyorum ama iş kapanmıyor. Sabah açıyorum ama ben açılmıyorum. İki kapının arasında kalmak ve bir yerden başka bir yere gerçekten geçebilmenin ne demek olduğu üzerine.
Bu yazıda 7 bölüm var
09.09.2026 Günlük Sayfa IX
Kapıyı kapatmak da bir iş.
Bu akşam bilgisayarı kapattım.
Ekran karardı, fan sustu, oda biraz daha sessiz oldu. Ve ben hâlâ işteydim.
Kalktım, mutfağa gittim, bir şeyler hazırladım. Kafamda hâlâ bir markanın gelecek ayki planı dönüyordu. Duşa girdim. Suyun altında aklıma bir fikir geldi, "bunu yarın unutmamalıyım" dedim ve duşun geri kalanını o fikri unutmamaya çalışarak geçirdim. Yatağa uzandım. Tavan bembeyazdı ve ben tavana bir sunum yapıyordum.
Bilgisayar kapanmıştı. Ben kapanmamıştım.
Kapısı olmayan bir iş
Kendi şirketimi kurduğumda bunun bir özgürlük olduğunu düşünmüştüm. Belli bir yönden de öyle. Ne yapacağıma, nasıl yapacağıma, ne zaman yapacağıma ben karar veriyorum.
Ama bir şeyi hesaba katmamışım: işin bir çıkış kapısı yok.
Bir ofiste çalışırken en azından bir eşik vardı. Binadan çıkıyordun, merdivenden iniyordun, yol boyunca işten bir parça daha geride kalıyordu. Beden bir yerden başka bir yere gidiyordu ve zihin, biraz gecikmeli de olsa, onu takip ediyordu.
Şimdi iş her yerde. Telefonda, bilgisayarda, not defterinde, duşta aklıma gelen fikirde, gece ikide aklıma düşen "şunu eklesem mi" sorusunda.
Dijital strateji kurmak da bu açıdan tuhaf bir iş. Elle tutulur bir şey üretmiyorum. Düşünüyorum. Veriye bakıyorum, bağlantı kuruyorum, bir ihtimali eliyorum, bir diğerini tartıyorum. Ve düşünmenin mesai saati yok. Bir çekiç bırakılabilir. Bir düşünce bırakılamıyor.
Bıraktığım yerde durmayan bir işim var. Peşimden geliyor.
İki yönlü bir zorluk
Bugün fark ettiğim asıl şey şu oldu: bu zorluk tek yönlü değil.
İşten kendime geçemiyorum, evet. Ama sabahları kendimden işe de geçemiyorum.
Sabah uyanıyorum, kahvemi yapıyorum, bilgisayarın başına oturuyorum. Ve iş başlamıyor. Ekrana bakıyorum. Mailleri açıyorum, kapatıyorum. Bir şey okuyorum, yarım bırakıyorum. Başlamam gereken işin etrafında dönüyorum ama içine giremiyorum.
Akşam işten çıkamayan ben, sabah işe giremiyorum.
Bunun DEHB'de çok bilinen bir karşılığı var. Geçiş güçlüğü. Bir işten diğerine, bir durumdan diğerine geçmek, beynin frenini ve gazını aynı anda doğru ayarlamasını gerektiriyor. Birinde çok iyi olduğum anda ötekini beceremiyorum. İçine girdiğimde çıkamıyorum. Dışındayken giremiyorum.
Bunu okumak bir rahatlama getiriyor. Tembellik değil, disiplinsizlik değil, bir mekanizma. Ama rahatlama sadece açıklamaya kadar. Açıklama bana akşamları nasıl kapanacağımı, sabahları nasıl açılacağımı söylemiyor.
Arada kalmak
Belki en yorucu yer ne iş ne de ev. Arası.
Akşam saatlerinde ne tam çalışıyorum ne de tam dinleniyorum. Bir dizi açıyorum ama aklım yarım bıraktığım işte. İşe dönüyorum ama bu kez de yorgunum, verim yok. Sonra kendime kızıyorum: ya çalış ya dinlen, ikisinin arasında salınıp hiçbirini yapmamak en kötüsü.
Ve buna iki ayrı suçluluk ekleniyor.
Dinlenirken bir suçluluk: yapılması gereken şeyler var, sen oturuyorsun.
Çalışırken bir kırgınlık: yine kendine zaman ayırmadın, yine hayat işin arkasında kaldı.
İki duygu da bir yerden haklı. Ama ikisi aynı anda bende olunca, hiçbir yerde tam olarak bulunamıyorum.
İnsan bazen iki yerde birden olmaya çalışırken hiçbir yerde olamıyor.
İşsizken ben kimim
Bugün daha rahatsız edici bir soru da geldi aklıma.
İşten kendime geçmekte bu kadar zorlanmamın bir sebebi de, işin dışında kim olduğumu tam bilmemem olabilir mi?
Uzun zamandır kendimi yaptığım işlerle tarif ediyorum. Ne ürettiğimle, neyi bitirdiğimle, neye yetiştiğimle. Birisi "nasılsın" diye sorduğunda cevabım çoğu zaman "çok yoğunum" oluyor. Sanki yoğunluk bir duygu durumuymuş gibi.
Bilgisayarı kapattığımda ortaya çıkan boşluk belki de biraz bu yüzden rahatsız edici. O boşlukta kim olduğumu hatırlamam gerekiyor. Ve bunu hatırlamak, bir sunum hazırlamaktan daha zor.
İlk günlüğümde kahvemi soğutmadan içmek istediğimi yazmıştım. Bir kitabı işe yaradığı için değil, merak ettiğim için okumak. Bu isteklerin hepsi o boşluğun içinde duruyor. Ama o boşluğa girmek için önce işin kapısından çıkmam gerekiyor.
Denediğim küçük eşikler
Kendime büyük bir kural koymak istemiyorum. "Akşam altıdan sonra asla çalışmayacağım" gibi. Böyle kuralları çok koydum, çoğu bir haftayı görmedi. (Hobi mezarlığımın yanında bir de kural mezarlığım var.)
Onun yerine küçük eşikler düşünüyorum. Ofisten çıkarken inilen merdivenin yerini tutacak şeyler.
Son düşünceyi kâğıda bırakmak. Günün sonunda aklımda dönen son şeyi bir kâğıda yazmak. Yarın nereden başlayacağımı. Böylece o düşünce benimle eve gelmek zorunda kalmıyor, masada bekliyor.
Kıyafet değiştirmek. Evden çalışınca gün boyu aynı kıyafetle kalıyorum. Akşam üstümü değiştirmek küçük ama bedene bir mesaj veriyor: bu başka bir zaman.
Kısa bir yürüyüş. Binanın etrafında on dakika bile olsa. Bedeni bir yerden başka bir yere götürmek, zihnin de gitmesine yardım ediyor gibi.
Bunların işe yarayıp yaramayacağını bilmiyorum. Ama işten çıkışı bir irade meselesi olmaktan çıkarıp bir alışkanlık meselesine çevirmeye çalışıyorum.
Sabah kapısı
Sabahlar için de bir şey fark ettim.
İşe girememem çoğu zaman işin kendisinden değil, işin büyüklüğünden kaynaklanıyor. Bilgisayarı açınca karşıma bütün bir gün çıkıyor. Bütün işler, bütün mailler, bütün yarım kalanlar. O kadar büyük bir şeyin içine girmek zor.
Dün akşam kâğıda bıraktığım o son düşünce sabah bir kapı oluyor belki. Bütün güne değil, tek bir cümleye giriyorum. "Buradan devam et." İçeri bir kez girince gerisi daha kolay geliyor.
Bir de şu var: kendimden işe geçerken kendimi kapıda bırakmamaya çalışmak istiyorum. İşe başlarken insanın kendini tamamen susturması gerekmiyor. Merakımı, yavaşlığımı, keyfimi de yanımda götürebilirim.
Duvar değil kapı
Bugün bütün bunları düşündükten sonra vardığım yer şu oldu:
Ben işle kendim arasına bir duvar örmek istemiyorum. İşimi seviyorum. Düşünmeyi, kurmayı, bir şeyi baştan tasarlamayı seviyorum. Bunları hayatımdan ayırıp bir kutuya kapatmak istemiyorum.
İstediğim şey bir kapı.
Açabildiğim ve kapatabildiğim bir kapı. İki yönde de kullanabildiğim. Akşam içinden çıkıp sabah yeniden girebildiğim. Ve en önemlisi, hangi tarafta olduğumu bildiğim bir kapı.
Bu gece bu satırları yazarken kafamda hâlâ bir iş dönüyor, itiraf edeyim.
Ama en azından fark ediyorum. Ve fark etmek, kapının kolunu bulmak gibi bir şey.