İçeriğe geç
Günlük

20.09.2026 Günlük XX Kuruş Fabrikası

İnsanları altın diye çağırıp kuruşa çeviren bir fabrikanın alegorisi. Kandıran birinin tatlı dili, kandırılanın utancı ve fabrikadan çıkış yolu.

4 dakika okumaOrta
Bu yazıda 9 bölüm var

20.09.2026 Günlük Sayfa XX

Seni altın diye çağıran herkes seni altın gibi tutmaz. Bazısı sadece erimeni bekler.

Pazar. Dün parayı yazdım, gece de aklımdan bir hikaye geçti. Uyuyamadım, kalkıp not aldım. Bugün düzgünce yazmak istiyorum.

Adı Kuruş Fabrikası.

Kasabanın ucundaki bina

Bir kasaba düşün. Kasabanın ucunda, herkesin gördüğü ama kimsenin tam bilmediği bir bina var. Bacası hep tütüyor. Kapısında pirinçten, parlak bir tabela: Değer Atölyesi.

Kimse ona Kuruş Fabrikası demiyor. O adı, içinden çıkanlar sonradan koyuyor.

Atölyenin bir sahibi var. Kasabada herkes onu tanıyor. Güler yüzlü, iyi giyimli, sesi yumuşak. İsimleri unutmuyor. Seninle konuşurken gözünü senden ayırmıyor. İnsanın içini ısıtan biri.

Her sabah kasabaya iniyor ve birini seçiyor.

Davet

Seçtiği kişiye hep aynı şeyi söylüyor:

"Sen altınsın. Farkında değilsin ama altınsın. Bu kasaba seni görmüyor. Ben görüyorum."

Bunu duymak çok güzel. Hele uzun zamandır görülmediğini düşünen biri için. Hele kendini hep biraz eksik, biraz dağınık, biraz fazla hisseden biri için.

"Gel," diyor, "atölyede seni parlatalım. Olman gereken şey ol."

Ve insanlar gidiyor. Çünkü birinin seni ilk kez gördüğünü sanmak, insanın en zor geçtiği kapılardan biri.

İçeride

Atölyenin içi sıcak. İlk günler de sıcak.

Sahibi seninle çok ilgileniyor. Fikirlerini dinliyor, "harika" diyor, "tam bunu arıyordum" diyor. Sana bir tezgah veriyor, bir önlük, bir unvan. Sen de çalışıyorsun. Çok çalışıyorsun. Çünkü nihayet biri sana inanmış.

Sonra küçük şeyler başlıyor.

"Bu hafta biraz fazla kalsan, sen olmazsan olmuyor."

"Bu işi sen yaptın ama benim adımla çıksın, daha iyi karşılanır."

"Ödeme biraz gecikecek, ama biz aileyiz, değil mi?"

Her birinde bir parça ısı alıyorsun. Her birinde biraz eriyorsun. Ama o kadar yavaş oluyor ki fark etmiyorsun. Fırının içindeysen sıcaklığa alışıyorsun.

Kalıp

Atölyenin en arkasında, kimseyi götürmediği bir oda var. Orada tek bir kalıp duruyor. Küçük, yuvarlak, sıradan bir kalıp.

Kuruş kalıbı.

Çünkü sahibinin sırrı şu: altına ihtiyacı yok. Altın pahalı, altın söz dinlemez, altın gidip başka yerde de altın olabilir. Ona lazım olan kuruş. Bir sürü kuruş. Birbirinin aynısı, kolayca harcanan, kaybolunca aranmayan kuruşlar.

İnsanları altın diye çağırıyor, çünkü altın diye çağrılan insan kendini eritmeye razı oluyor. Sonra onları o küçük kalıba döküyor.

Kalıptan çıkan kişi artık "sen olmazsan olmuyor" değil. Artık "herkes yapabilir" oluyor. Artık "harika fikir" değil, "biz zaten düşünmüştük". Artık aile değil, masraf.

Fark etmek

Kuruş olduğunu fark etmek bir anda olmuyor.

Önce bir yorgunluk geliyor. Sonra bir cümleye takılıyorsun, "sen bu kadarsın" der gibi söylenmiş, ama ağızdan çıkarken çok kibar bir cümle. Sonra başka birinin kasabadan getirildiğini görüyorsun. Aynı gülüş, aynı ses, aynı söz:

"Sen altınsın."

İşte o an anlıyorsun. O cümle sana özel değilmiş. Bir tabelaymış. Pirinçten, parlak.

Utanç

Hikayenin en acı yeri bence burası. Fabrikadan çıkan herkes önce kendine kızıyor.

"Nasıl inandım?"

"Nasıl görmedim?"

"Ben bu kadar saf mıyım?"

Oysa kandıranın bütün işi, inanılacak kadar iyi olmak. Kandırılmak aptallığın değil, güvenmenin bedeli. Güvenmek de insanın kusuru değil.

Utanması gereken, kalıbı elinde tutan.

Benim kısmım

Bunu neden yazdım, biraz düşündüm.

DEHB'li biri olarak "sen altınsın" cümlesine çok açığım. Hayatım boyunca dağınık, geç, fazla, eksik diye tarif edildiğim için biri bende parlak bir şey gördüğünü söylediğinde içim hemen ısınıyor. Heyecanım çabuk geliyor. Evet'im çabuk geliyor. Düşünmeden tezgaha geçiyorum.

Dürtüsellik sadece bir şeyi aniden satın almak değil. Birine aniden inanmak da dürtüsellik. Hızlı bağlanmak, hızlı söz vermek, ilk övgüde bütün kapıları açmak.

Bir de şu var: tanı almadan önceki yıllar insana kendi değerini ölçmeyi pek öğretmiyor. Değerini başkasının ağzından duymayı bekliyorsun. Kim ilk söylerse ona inanıyorsun. Kuruş Fabrikası tam da bu boşluğu kolluyor.

Fabrikadan çıkış

Hikayeyi kapatırken bir çıkış yazmak istiyorum, çünkü var.

Kuruş kalıbından çıkmış biri yeniden altın olabiliyor mu, bilmiyorum. Belki olmuyor. Belki gerek de yok. Belki mesele altın ya da kuruş olmak değil, kendi ölçünü başkasının kalıbına bırakmamak.

Bugün kendime birkaç şey yazdım:

Biri beni çok hızlı ve çok fazla övdüğünde, dur. Övgünün arkasından ne isteneceğine bak.

"Biz aileyiz" cümlesi para, emek ya da isim konuşulurken geliyorsa, o masada aile yok.

Kendi işimin altına kendi adımı yaz.

Evet demeden önce bir gece bekle. Heyecan sabaha kadar kalıyorsa, gerçekten istiyorum demektir.

Ve kandırıldığımı fark ettiğimde kendime kızmayayım. Kalıbı ben dökmedim.

Son

Kasabanın ucundaki bina hala orada. Bacası hala tütüyor. Tabelası hala parlak.

Belki sen de bir gün önünden geçersin. Belki kapıda güler yüzlü biri seni bekliyordur, adını hiç unutmadan.

Kimse sana değerini söylemek zorunda değil. Hele kapısında pirinç tabela asılı biri hiç değil.

Sen zaten bir şeysin. Kalıba girmeden önce de öyleydin.