11.09.2026 Günlük XI Değer bilmemek üzerine
Bir şeyin fiyatını bilmek kolay, değerini bilmek zor. Değer bilmemek neden bu kadar yaygın, değer gerçekten nerede duruyor ve insan kendi değerini başkasının gözünden okumayı ne zaman bırakır?
Bu yazıda 8 bölüm var
11.09.2026 Günlük Sayfa XI
Değer, bir şeyin üzerinde yazmaz. Ona bakanın gözünde durur.
Bugün "değer bilmemek" ifadesine takıldım.
Türkçede çok kullanılan bir ifade. Birinden şikâyet ederken söylüyoruz genelde. "Değer bilmiyor." Sanki değer bilmek bir yetenekmiş, bazı insanlarda var, bazılarında yok. Sanki değer bir yerde duruyormuş ve bazıları onu görüyor, bazıları görmüyormuş.
Peki değer nerede duruyor?
Fiyat ile değer
Oscar Wilde'a atfedilen bir söz var: kinik, her şeyin fiyatını bilen ama hiçbir şeyin değerini bilmeyen kişidir.
Bu cümleyi ilk okuduğumda çok sevmiştim. Şimdi bakınca içinde bir soru daha görüyorum: fiyatı bilmek neden bu kadar kolay, değeri bilmek neden bu kadar zor?
Galiba şundan: fiyat dışarıda duruyor. Bir etikette, bir faturada, bir teklifte. Herkes aynı rakamı görüyor. Tartışılabilir ama görülebilir.
Değer ise içeride. Bir şeyin sende neye karşılık geldiğinde. Bir işin arkasındaki emekte, bir insanın hayatına kattığı şeyde, bir cümlenin açtığı kapıda. Bunlar etikete yazılmıyor. Görmek için bakmak gerekiyor. Bakmak için de zaman, dikkat ve biraz da istek.
Belki değer bilmemek dediğimiz şey çoğu zaman bakmamaktır.
İşte değer
İki hafta önce yazdığım günlükte yaptığım işin görünmemesinden bahsetmiştim. Bir stratejinin arkasındaki düşünme sürecinin, elenen ihtimallerin, fark edilen risklerin kimseye görünmemesinden.
O yazıdan sonra bu konuyu çok düşündüm. Ve şunu fark ettim: bir işin görünmemesi ile değersiz görülmesi aynı şey değil ama birbirine çok yakın duruyor.
İnsan göremediği şeye değer biçemiyor. Sonucu görüyor, süreci görmüyor. Sonuç da genelde tek bir sayfa, tek bir sunum, tek bir karar. "Bu kadar mı?" diye bakılıyor.
Bu kadar değil. Ama "bu kadar değil" demek için anlatmak gerekiyor. Anlatmak da bazen kendini savunmak gibi hissettiriyor. Ben de çoğu zaman anlatmıyorum. Sonra anlatmadığım şeyin görülmemesine kırılıyorum.
Göremediği şeyin değerini bilmeyen insana kızmak kolay. Göstermediğim şeyin görülmesini beklemek ise daha zor itiraf edilen bir şey.
Kendi değerini başkasının gözünden okumak
Asıl rahatsız edici kısım burada başlıyor.
Uzun zaman kendi değerimi başkalarının tepkisinden okudum. Bir iş beğenildiyse iyiydim. Beğenilmediyse, fark edilmediyse, hiçbir şey söylenmediyse değersizdim. Aynı iş, aynı emek, aynı ben. Değişen yalnızca karşımdakinin yüzüydü.
Bunun DEHB ile de bir ilgisi olduğunu düşünüyorum. Yıllarca "potansiyelini kullanmıyor", "daha çok çabalasa", "dikkatli olsa" cümlelerini duyan biri, dışarıdan gelen değerlendirmeye çok hassas bir yerden bakıyor. Bir eleştiri olduğundan daha ağır geliyor, bir takdir olduğundan daha çok iyileştiriyor. İkisi de terazinin kendisini dışarıya taşıyor.
Terazi dışarıdaysa, değerim de her gün yeniden tartılıyor.
Değer bilmeyen herkes kötü müdür
Burada kendime karşı dürüst olmam gerekiyor.
"Değer bilmiyor" dediğim insanların hepsi kötü niyetli değil. Bir kısmı sadece yorgun. Bir kısmı kendi derdine gömülmüş. Bir kısmı hiç öğrenmemiş: bir işin arkasında ne olduğunu, bir teşekkürün ne kadar şey değiştirdiğini.
Bir kısmı da gerçekten görmüyor çünkü görmesi işine gelmiyor. Değeri kabul etmek, karşılığını vermeyi gerektiriyor. Karşılık bazen para, bazen zaman, bazen sadece bir cümle. Ve bazı insanlar o cümleyi bile vermemek için değeri görmemeyi seçiyor.
Bunları birbirinden ayırmak önemli. Çünkü hepsine aynı kırgınlıkla bakarsam, yorulan ben oluyorum.
Ben değer biliyor muyum
Bunu da sormam gerekiyor.
Başkalarının değer bilmemesinden bu kadar yakınırken, ben hayatımdaki şeylerin değerini biliyor muyum?
Koşturduğum aylarda kaç şeyi görmeden geçtim. Yanımdaki insanların sessizce yaptıklarını. Kendi bedenimin taşıdıklarını. Bir sabah kahvesinin, bir yürüyüşün, bir kitabın bana verdiğini. Değersiz oldukları için değil, bakmadığım için.
Belki değer bilmek önce kendi hayatına bakmakla başlıyor. Başkasının benim değerimi bilmesini beklemeden önce, ben neyin değerini bilmediğimi görmeliyim.
Değer biçilen ile değer verilen
Felsefede çok eski bir ayrım var. Bir şeyin başka bir şey için değerli olması ile kendisi için değerli olması. Bir çekiç çivi çakmak için değerli. Bir dostluk ise başka bir şeye yaradığı için değil, kendisi olduğu için.
Bunu düşününce kendime sordum: ben kendimi hangisi olarak görüyorum?
Uzun zaman bir çekiç gibi. Bir şeye yaradığım ölçüde değerli. İş bitirdiğim, sorun çözdüğüm, yetiştiğim ölçüde.
Ama insan bir alet değil. Bir işe yaramadığı gün de değerini kaybetmiyor. Yorgun olduğu, hiçbir şey üretmediği, yatakta kaldığı gün de aynı insan.
Bunu yazmak kolay. İnanmak zor. Ama bugün en azından yazdım.
Bir de şu var
Değer bilmemekten yakınırken bir tuzağa düşmek de mümkün: kendini sürekli değeri bilinmeyen biri olarak görmek. Her ilişkide, her işte, her konuşmada görülmemeyi aramak.
Bunu istemiyorum.
Bazen gerçekten görülmüyorum, evet. Ama bazen görülüyorum ve ben o anı kaçırıyorum, çünkü görülmemeye o kadar alışmışım ki görüldüğümde bile inanmıyorum.
Bir teşekkürü "nezaketen söyledi" diye geçiştirmek. Bir övgüyü "aslında çok büyük bir şey değil" diye küçültmek. Değerimin bilindiği anda bile onu kabul etmemek.
Belki bazen değer bilmeyen, kendi değerini kabul etmeyen ben oluyorum.
Bugün kendime bıraktığım not
Değer, etiket değil. Bakanın gözünde duruyor.
Ama bakanlardan biri de benim.
Başkasının gözü her zaman adil olmayacak. Görmeyecek, bilmeyecek, bazen görmek istemeyecek. Bunu değiştirmek her zaman elimde değil.
Elimde olan şey, kendi terazimi yeniden içeri almak. Yaptığım işin değerini, bir başkası görmese de bilmek. Kendimin değerini, bir işe yaramadığım günlerde de hatırlamak.
Ve başkalarının değerini, onlar bana göstermeden önce görmeye çalışmak.