07.10.2026 Günlük XXXVII Sorites: kaç tane bir yığındır?
Bir tabak dağınıklık değil, iki tabak da değil. Peki kaçıncıda mutfak dağınık olur? Antik bir paradoksun, sınırı bilmeyip farkı bilen zihne söylediği.
Bu yazıda 11 bölüm var
07.10.2026 Günlük Sayfa XXXVII
Sınırın nerede olduğunu bilmemek, iki yanın farklı olduğunu bilmemek demek değil.
Çarşamba. Akşam yemeğinden sonra mutfağa baktım ve bir an için kararsız kaldım: dağınık mı?
Lavaboda üç tabak vardı. Tezgahta bir tencere. Ocağın yanında soğan kabukları. Bir bakışta hiçbiri başlı başına bir sorun değildi. Ama hepsi birlikte, dün akşam olduğundan farklı bir yer gibi duruyordu ve ben o farkın tam olarak ne zaman başladığını söyleyemiyordum.
Bu soruyu iki bin üç yüz yıldır soruyoruz.
Yığın paradoksu
Sorites, Yunanca "soros" yani yığından geliyor. Paradoksu Megaralı Eubulides'e atfediyorlar ve kuruluşu şöyle. Bir tane buğday tanesi yığın değildir. Bir yığın değilse, ona bir tane daha eklemek onu yığın yapmaz. Bu kural yüz kez, bin kez, on bin kez uygulanır. Sonunda elinde on bin tane vardır ve hala bir yığın değildir.
Sonuç apaçık yanlış. On bin tane bir yığındır. Ama argümanın hiçbir adımı yanlış görünmüyor. Bir taneyi eklemek, gerçekten, hiçbir şeyi değiştirmiyor.
Bu bir oyun gibi duruyor ama ardında ciddi bir soru yatıyor: "yığın", "kel", "yüksek", "dağınık", "geç" gibi sözcüklerin keskin bir sınırı yok ve bu sözcüklerle düşünmeye devam ediyoruz. Nasıl?
Filozofların cevapları
Birkaç cevap var ve hiçbiri herkesi ikna etmiyor.
Stoacı Khrysippos'un önerisi, kendi içinde bir şey söylüyor: sorulara belirli bir noktadan sonra cevap vermeyi bırakmak. Cicero bunu aktarıyor. Bir noktadan sonra durup susmak, paradoksun içine girmemenin yolu.
Modern cevaplardan biri, sınırın aslında var olduğunu ama bizim onu bilemeyeceğimizi söylüyor. Timothy Williamson'ın savunduğu bu görüşe göre belli bir tanede yığın başlıyor; biz yalnızca nerede olduğunu bilmiyoruz.
İkincisi, sözcüğün anlamının o bölgede belirsiz kaldığını söylüyor. Gri bölgede "yığın" ne doğru ne yanlış; ya da bir derece meselesi, yarı yarıya doğru.
Hangisinin doğru olduğunu söyleyemem. Ama bu sabah mutfaktayken işime yarayan şey, hepsinin ortak noktasıydı: sınırın bulunamaması, iki yanın aynı olduğu anlamına gelmiyor.
Sınır yok ama fark var
Sorites'in en tuhaf tarafı bu. Bir tane buğday ile on bin tane buğday arasında kesinlikle bir fark var. Fark tek bir noktada ortaya çıkmıyor ama farkın kendisi inkar edilemez.
Gün ışığı da böyle. Gece ile gündüzün arasında keskin bir sınır yok; ama ikisini karıştıran yok.
Mutfağım da böyle. Bir tabakla iki tabak arasında dağınıklık başlamıyor. Ama bir tabakla yirmi tabak arasında başlamış oluyor ve ikisinin arasında bir yerde geçiş oluyor. Geçişin tam yerini bilmemek, mutfağın o akşam dağınık olduğunu bilmemi engellemiyor.
DEHB'de neden bu kadar önemli
Çünkü benim sorunum tam olarak sınırın görünmemesi.
Dağınıklık yavaş birikiyor ve her adımı kendi başına makul. Bir tabak bırakmak suç değil. İkincisi de değil. Birikim kimsenin fark etmediği bir hızda büyüyor ve bir gün, aniden bir yığın oluyor.
Görünür yer yazısında açıkta duran eşyalar için bir üst sınırdan söz etmiştim: bende yedi civarı, yediden fazlası arka plana karışıyor. O sayının neden tam yedi olduğunu söyleyemem.
Sorites tam bunu söylüyor. Doğal bir sınır yok, o yüzden bir sınır koymak zorundayım. Yedi, sekiz ya da altı olabilir. Doğru sayı yok; ama bir sayı olmaması, sayı olmasından kötü.
Keyfi bir sınır ne işe yarar
Bu bir çelişki gibi geliyor: keyfi olduğunu bile bile bir sınıra uymak.
Ama hukukta bunu çok iyi biliyoruz. On sekiz yaş sınırında doğal bir şey yok. On yedi yıl on bir ay yirmi dokuz günlük biri ile ertesi gün arasında bir olgunluk farkı yok. Yine de bir çizgi çizmek zorundayız, çünkü çizgi olmadan hiçbir karar verilemiyor.
Keyfi sınır, doğru sınır olmak zorunda değil; kullanılabilir sınır olmak zorunda. Kullanılabilir olması için üç şey yetiyor. Basit olması, görünür olması ve herkesin, yani bu durumda benim, aynı biçimde uygulayabilmesi.
Mutfak için bulduğum sınır şu: lavaboda dört tabak olunca yıkanır. Üç değil, beş değil. Dört. Neden dört? Bir nedeni yok. Bir sayı olması yetiyor.
Küçük adımın tuzağı
Sorites'in ikinci yüzü daha rahatsız edici ve onu da yazmam gerek.
Aynı mantık iyileşme yönünde de işliyor. Bir tane tabak yıkamak mutfağı temiz yapmıyor. İkincisi de yapmıyor. Küçük adımların hiçbiri kendi başına bir fark yaratmıyor ve bu yüzden hiçbirini atmaya değmiyormuş gibi geliyor.
Bu, başlayamamanın sessiz argümanı. Bir tabak yıkarsam bir şey değişmeyecek. Bu cümle doğru. Ve bu cümle, sorites'in kendisi gibi, her adımda doğru ve sonunda yanlış.
Çıkış yolu, adımı değil kümeyi değerlendirmek. Bir tabağın mutfağı değiştirip değiştirmediğini sormak yerine, yıkama alışkanlığının mutfağı değiştirip değiştirmediğini sormak. Cevap açık.
İki dakika kuralı bu yüzden işe yarıyor sanırım: tek adımı hesaplamaktan çıkarıp bir başlangıç hareketine çeviriyor.
Hukuk bulanıklıkla yaşıyor
Bu paradoksla en rahat yaşayan alan hukuk. Kanunlar "makul süre", "derhal", "önemli kusur", "gecikmeksizin" gibi sözcüklerle dolu ve hiçbirinin sayısal bir tanımı yok.
Bunun sebebi bir ihmal değil. Sınırı sayıyla çizmek, her durumda adaletsiz sonuç üretirdi. Bir sözleşmenin ihlali için "makul süre" beş gün mü, on gün mü? Duruma göre değişiyor ve bunu bilen biri, sınırı cetvelle çizmeye çalışmıyor.
Ama bazı alanlarda hukuk keyfi bir çizgi çekmeyi seçiyor: zamanaşımı süreleri, reşit olma yaşı, hak düşürücü süreler. Bunlarda belirsizliğin bedeli çok yüksek. Çizginin keskin olması, o çizginin doğru olmasından önemli.
Bu ikili tavır, sorites'in pratik çözümü sanırım: bulanık kalan yerlerde yargıya, belirsizliğin zarar verdiği yerlerde keyfi çizgiye güveniyoruz.
Geç kalmanın sınırı
DEHB tarafında en çok sorites üreten kavram zaman. Kaç dakika geç kalmak "geç kalmak" sayılır?
İki dakika kimsenin umurunda değil. On beş dakika, çoğu ortamda bir sorun. Arada bir yerde, sınır belirsiz ama etkisi gerçek. Karşı tarafın içinde "bu artık geç kalmak" dediği bir an var ve o an kişiden kişiye değişiyor.
Kronik gecikme yazısında anlattığım gibi, benim sorunum sınırı bilmemem değil; sınırın üstüne çıktığımı hissetmemem. Zaman körlüğü, bulanık bir sınırın içinde yürürken hangi noktada olduğumu söylemiyor.
Çözüm yine keyfi bir çizgi: çıkış saatini varıştan geriye doğru yazmak, alarmı çıkış saatine kurmak. Çizgi doğal değil, bir zorunluluk.
Gelen kutusu
Mutfak tabakları kadar somut olmasa da, e-posta da bir yığın.
Bir mesaj cevapsız kalmak bir sorun değil. İkincisi de değil. Ama bir noktada gelen kutusu, açılmayan bir odaya dönüşüyor ve o noktayı hiçbir zaman fark etmiyorum. E-posta felci yazısında bunun duygusal tarafını anlattım.
Sorites burada da aynı şeyi söylüyor: sınırı bulamıyorsan sınır koy. Okunmamış mesaj sayısı yirmiyi geçince bir gün ayırmak. Yirmi doğru sayı değil ama bir çizgi.
Çizginin işe yarayıp yaramadığı, sayıdan çok onu fark ettirecek bir şeyin olmasına bağlı: sayı görünür bir yerde duruyorsa çizgi çalışıyor, hesaplamaya bırakılmışsa çalışmıyor.
Bugün dinlediğim
Arvo Pärt: Pari intervallo.
Başlığı Latince ve eşit aralıklarla demek. Parça orgun için yazılmış, tintinnabuli yöntemiyle ilk döneminde. Notalar küçük ve eşit adımlarla ilerliyor, hiçbir adım ötekinden büyük değil.
Dinlerken hangi anda değiştiğini söyleyemiyorum. Başlangıçta bir şey var, sonda başka bir şey. Aradaki sınırı bulamıyorum ve ikisinin aynı olmadığından eminim.
Yarına
Yarın perşembe. Mutfaktaki dört tabak sınırını denemeye devam edeceğim. Sayının doğru olmadığını biliyorum; yalnızca var olması yetiyor.
Yeni yazılardan haberdar ol
Yeni yazı yayınladığımda haber vereyim. Reklam yok, başka bir şey yok.