04.10.2026 Günlük XXXIV Oikeiosis: en yakın halka en çok ihmal edilen
Stoacılar kendine sahip çıkmayı doğanın ilk hareketi sayıyordu. Öz bakımın bencillik sayıldığı bir yerde büyüyen biri için bu ne anlama geliyor?
Bu yazıda 9 bölüm var
04.10.2026 Günlük Sayfa XXXIV
Kendine bakmak, başkasına bakmanın rakibi değil. Öğrenildiği yer.
Pazar. Ankara soğumuş, pencerenin camı sabahları buğulanıyor.
Bugün evde kaldım ve öğlene kadar tek bir iş yapmadım. Yapmadığım saatlerde arka planda dönen cümle şuydu: bu kadar boş oturulmaz.
Cümlenin sahibi belli değil. Bende yıllardır var, nereden geldiğini bilmiyorum. Bildiğim tek şey, aynı cümlenin başkası için hiç kurulmadığı. Birisi yorgun diye oturuyorsa anlıyorum ve kızmıyorum. Ben oturursam cümle geliyor.
Evden türeyen kelime
Stoacıların bir kavramı var ve kökünde ev duruyor.
Oikos ev demek. Ekonomi kelimesi oradan geliyor, ekoloji de. Oikeiosis ise bir şeyi kendine ait kılmak, kendinden saymak anlamına geliyor.
Stoacılar bunu canlının ilk hareketi olarak kuruyordu. Doğan her canlı önce kendi varlığını kendinden sayıyor; kendi bedenini koruyor, kendine zarar vereni uzaklaştırıyor. Bu bir tercih değil, doğanın ilk adımı.
Sonra halka genişliyor. Önce kendi, sonra yakınları, sonra yaşadığı yer, sonra bütün insanlar. Hierokles bu fikri iç içe çemberler olarak çizmişti: en ortada kendin duruyorsun, çemberler dışa doğru açılıyor.
Stoacıların ahlak önerisi, dış çemberleri içe doğru çekmekti. Uzaktaki insanı yakındaki gibi görmek.
Benim çemberlerimin sorunu
Bu şemayı ilk okuduğumda kendi halkalarıma baktım ve tuhaf bir şey gördüm.
Dış çemberler yerli yerinde. İş, çevre, kendine danışılan kişi olmak, birinin derdini dinlemek. Hepsi işliyor ve iyi işliyor.
Eksik olan en içteki çember.
Bu, Stoacıların hesaba katmadığı bir arıza. Onlar en içtekinin kendiliğinden kurulduğunu varsayıyorlar. Varsayımları makul: hiçbir canlı kendine zarar verecek şekilde doğmuyor.
Ama bir insan, kendine bakmanın bencillik sayıldığı bir yerde büyüyorsa, o ilk halka kurulmadan kalabiliyor. Dışarıdan bakınca fedakarlık gibi görünüyor. İçeriden bakınca bir eksiklik.
Öz bakım neden zor yazısında bunun yürütücü işlevlerle ilgili tarafını anlatmıştım: su içmek, yemek yemek, uyumak, hepsi başlatma gerektiriyor ve başlatma pahalı. Bugün eklemek istediğim şey, maliyetin yanında bir izin meselesi de olduğu.
Başlatmak zor, doğru. Ama bazı günlerde iş başlatmayı başarıyorum ve kendime bakmayı başaramıyorum. İkisi aynı maliyetse fark nereden geliyor?
Fark izinden geliyor. İşin yapılması gerektiğinden emin oluyorum. Kendime bakmanın gerektiğinden emin olamıyorum.
Stoacıların cevabı
Stoa'nın bu konuda söylediği şey sert ve işime yarıyor.
Onlara göre kendine sahip çıkmak bencillik değil, çünkü bencillik kendini başkasının yerine koymak demek. Oikeiosis ise kendini kendi yerine koymak. İkisi aynı hareket değil.
Dahası, dış çemberler iç çemberden türüyor. Kendi varlığını kendinden saymayı bilmeyen biri, başkasının varlığını da neyin üzerine oturtacağını bilmiyor.
Bu cümleyi uzun süre fazla düzgün buldum. Fazla düzgün şeylere şüpheyle bakıyorum çünkü genelde bir yeri eksik oluyor.
Eksik yerini buldum sanıyorum. Şema doğru ama sıralaması zorunlu değil. Birisi iç çemberi kurmadan dış çemberleri yıllarca taşıyabiliyor. Taşıyor da. Yalnızca taşıması daha pahalıya geliyor ve pahası geç ödeniyor.
Tükenmişlik yazısında o pahanın ne zaman ödendiğini yazmıştım.
Evin kendisi
Kelimenin kökünde ev olması bugün bana başka bir şey düşündürdü.
Evim evim güzel evim diye yazdığım gün, evin düzeniyle kafamın düzeni arasındaki bağı anlatmıştım. Bugün aynı bağın ters yönünü görüyorum.
Ev, kendine ait kıldığın ilk yer. Bir mekanı kendinden saymak, onu toplamakla başlıyor. Toplamak yorucu olduğu için ertelenebiliyor ve ertelendiğinde ev, içinde yaşanan bir yer olmaktan çıkıp halledilmesi gereken bir işe dönüşüyor.
O noktada ev, en içteki çemberin dışına çıkıyor. İnsan kendi evinde misafir gibi oturuyor.
Bugün yaptığım tek iş buydu. Mutfağı topladım, oturdum, kahve içtim ve kahveyi içerken başka bir şey yapmadım.
Telefonu başka odada bıraktım. On beş dakika sürdü.
On beş dakikanın hesabı
O on beş dakikanın verimle ilgisi yok ve bunu yazmak istiyorum, çünkü kendime dinlenmeyi ancak işe yarayacaksa onaylatabiliyorum.
"Dinlen ki daha iyi çalışasın" cümlesi, dinlenmeyi yine işin içine koyuyor. Çember genişlemiyor, iş bütün çemberleri yutuyor.
Stoacıların dediği şey bu değil. En içteki halka, dışarıdakilere hizmet ettiği için değerli değil. Kendisi olduğu için değerli.
Bunu bugün tam olarak hissettiğimi söyleyemem. Ama cümleyi kurabildim ve kurduğum cümleleri zamanla hissetmeye başlıyorum. Sıra böyle işliyor bende: önce yazıyorum, sonra oluyor.
Çemberleri daraltmak
Hierokles'in çember şemasının bir devamı var ve bugüne kadar hep dış tarafından okumuştum.
Onun önerisi şuydu: uzaktaki çemberleri içeri doğru çek. Yabancıyı komşu gibi gör, komşuyu kardeş gibi. Ahlaki ilerleme, mesafenin kapanması.
Bugün ters yönden okudum ve başka bir şey çıktı.
Eğer çemberler birbirine çekilebiliyorsa, hareket tek yönlü olmak zorunda değil. En içteki çember de kendinden uzaklaşabiliyor. İnsan kendine, dışarıdaki bir yabancıya baktığı mesafeden bakabiliyor.
Bunun nasıl bir şey olduğunu tarif edebilirim. Kendi yorgunluğunu bir veri olarak görmek yerine bir şikayet olarak görmek. Kendi açlığını ertelenebilir bir bilgi saymak. Kendi hastalığında "abartmayayım" demek.
Üçünde de olan şey aynı: kişi kendine, kendi dışından bakıyor ve dışarıdan bakan göz hep daha acımasız.
Stoacıların ilgilenmediği bu arıza, bana kalırsa öğrenilen bir şey. Bir çocuk kendi ihtiyacını dile getirdiğinde karşılığında yük olduğunu duyuyorsa, ihtiyacı dile getirmemeyi değil, ihtiyacı saymamayı öğreniyor. Fark önemli: birincisi susmak, ikincisi görmemek.
Epiktetos'un ünlü ayrımı burada işe yarıyor. Elinde olanla olmayanı ayır, diyor. Elinde olmayana üzülme, elinde olana sahip çık.
Kendi bedenim, kendi uykum, kendi sınırım elimde olanlar listesinde. Başkasının benim hakkımdaki yargısı değil.
Yıllarca listeyi ters tuttum. Elimde olmayan yargının peşinde koştum, elimde olan uykuyu feda ettim. Hiçbir felsefe metni bunu bana söylemedi; ters tuttuğumu görmem için önce tükenmem gerekti.
Kendine bakmak ile kendini şımartmak
Bu kavramı yazarken rahatsız olduğum bir şey var ve yazmazsam metin eksik kalır.
"Kendine iyi bak" cümlesi bugün bir sektörün sloganı. Mum, banyo, pahalı bir şey satın almak. Stoacıların oikeiosis dediği şeyle bunun ilgisi yok.
Fark şurada. Satın alınan iyi bakım, bir ödül olarak kuruluyor: çok çalıştın, hak ettin. Yani yine iş üzerinden tanımlanıyor ve hak etmediğin günlerde geçersiz oluyor.
Oikeiosis bir ödül değil. Hak etme meselesi hiç geçmiyor. Canlı, kendi varlığını kendinden saydığı için kendine bakıyor; performansından dolayı değil.
Bunun pratikteki testi basit. Kötü geçen bir günde de geçerli mi?
Yemek yemek, kötü geçen günde de geçerli. Uyumak geçerli. İlacı almak geçerli. Bunlar birinci halkanın içindekiler ve halka, o günün verimine bağlı olarak küçülmüyor.
Benim yıllarca yaptığım hata buydu. Verimsiz geçen günlerde kendime bakmayı kesiyordum. Sanki bakım, kazanılan bir şeydi ve o gün kazanamamıştım.
Oysa en çok ihtiyaç duyulan gün tam olarak o gün oluyor. Tükenmişlik yazısında anlattığım sarmal buradan başlıyor: kötü gün, bakımın kesilmesi, ertesi gün daha kötü.
Bugün bu sarmalın tersine çevrilebileceğini gösteren tek şey elimdeki kahveydi ve onu hak etmemiştim. Mesele de bu zaten.
Bugün dinlediğim
Arvo Pärt — My Heart's in the Highlands.
Robert Burns'ün bir şiiri üzerine yazılmış. Org sabit bir desende dönüyor, ses onun üstünde tek başına ilerliyor. Şiir, yurdundan uzakta olan birinin kalbinin orada kalmasını anlatıyor.
Bugüne uygun bulmamın sebebi şu: parça bir yere ait olmayı bir mekan meselesi olarak değil, kalbin nerede durduğu meselesi olarak kuruyor. Adam orada değil; kalbi orada.
Bir süredir benim tersi oluyordu. Ben buradaydım, kalbim başka yerdeydi, genelde yapılmamış bir işin yanında.
Bugün on beş dakika aynı yerdeydik.
Yarına
Yarın pazartesi ve hafta kuruluyor. Bu hafta için tek bir şey ekleyeceğim listeye.
Günde bir kez, on beş dakika, hiçbir şeyin karşılığı olmayan bir şey. Hangi saatte olacağını yazmayacağım, çünkü yazarsam işe dönüşüyor.