İçeriğe geç
Kitap Önerilerim

Yeraltından Notlar

Fyodor Dostoyevski

Kırk yaşında, öfkeli, kendine acıyan bir adam kendi kendine haklı çıkmaya çalışıyor. Dostoyevski'nin en kısa kitabı ve en rahatsız edici olanlarından biri.

8 dakika okuma
Bu yazıda 8 bölüm var

Fyodor Dostoyevski bu kısa romanı 1864'te yazdı. Petersburg'da çıkan Epoch dergisinde Ocak ile Nisan ayları arasında yayımlandı. Rusça özgün adı Zapiski iz podpolya, İngilizcede Notes from Underground. Dostoyevski kırk iki yaşındaydı. On beş yıl önce, 1849'da, bir sosyalist okuma çevresine katıldığı için tutuklanmış, Sibirya'da kürek mahkumluğu ve askerlik yapmış, 1859'da Petersburg'a dönmüştü. Dönüşünden sonra kardeşiyle birlikte dergi çıkarıyordu.

Kitap iki bölüm. Birincisinin adı "Yeraltı". İkincisi ıslak karla ilgili bir ad taşıyor. Anlatıcının adı yok. Kırk yaşında, emekli bir memur, Petersburg'un kasvetli bir köşesinde yaşıyor. Uzak bir akrabasından altı bin ruble miras kalınca işi bırakmış.

Türkçede çok sayıda yayınevinden baskısı var. Kitapyurdu'nda listelenen baskılar yaklaşık 120 ile 212 sayfa arasında değişiyor. Belirli bir çeviriyi ya da çevirmeni doğrulayamadım, o yüzden özgün adıyla yazıyorum. Bölümleri anlatırken Project Gutenberg'deki kamu malı İngilizce metne (Constance Garnett çevirisi) bakarak kontrol ettim. Elindeki baskıda bölüm adları ve numaralar biraz farklı olabilir.

Kime verilmiş bir cevap

Dostoyevski kitabın başına kısa bir not koymuş. Anlatıcının kurgusal olduğunu, ama onun gibi insanların içinde yaşadığımız toplumun şartlarında var olması gerektiğini söylüyor. Yani bu adam bir kahraman olarak değil, bir örnek olarak sunuluyor.

Bağlam önemli. 1860'lar Rusya'sında genç aydınlar akla, bilime ve "aydınlanmış çıkar" fikrine inanıyordu. İnsan neyin kendi yararına olduğunu doğru hesaplarsa doğru davranır, bilim toplumu kusursuz kurar, akıl herkesi mutlu eder. Çernişevski'nin 1863 tarihli romanı (İngilizcede What Is to Be Done?) bu görüşün edebi bayrağıydı. Yeraltından Notlar ona verilmiş bir cevap olarak okunuyor.

Cevap bir karşı kuram olarak gelmiyor. Bir insan olarak geliyor: akla fazla güvenmiş ve bu yüzden kendini kilitlemiş bir adam. Dostoyevski akıl çerçevesini kendi içinden yıkıyor.

İç sayfalar: birinci bölüm

Birinci bölüm on bir kısa kısımdan oluşuyor ve neredeyse hiçbir şey olmuyor. Anlatıcı konuşuyor.

Açılış cümlesi edebiyatın en bilinenlerinden biri: "Ben hasta bir adamım." Hemen arkasından karaciğerinin hasta olduğunu söylüyor, ama doktora gitmeyi inadına reddediyor. İlk kısımda kendini tanıtıyor: memurken başvuranlara kötülük etmekten zevk aldığını anlatıyor, sonra aslında hiç kötü olamadığını ekliyor. Bu adam ilk sayfada kendi söylediğini kendi geri alıyor.

İkinciden dördüncüye kadar olan kısımlarda kitabın merkezi kuruluyor. Anlatıcıya göre fazla bilinçli olmak bir hastalık. Her şeyi görüyor, her şeyi tartıyor, bu yüzden hiçbir şey yapamıyor. Kendi aşağılanışının fazla farkında olmaktan bile bir tür tatlılık çıkarıyor. Dişi ağrıyan insanın inlemesini anlatıyor: o inleme evdekilere acıyı duyurmak için yapılıyor ve kötücül bir zevk taşıyor. Karşısına doğrudan harekete geçen "eylem adamını" koyuyor, taş duvarla karşılaşınca duran adamı. Kendisi ise bir fare, deliğinde yıllarca öfke besleyen bir fare.

Beşinci ve altıncı kısımlar atalet üzerine. Çok düşünen insan hiçbir şeye karar veremiyor. Anlatıcı bunu kendi tembelliğini haklı göstermek için bile kullanıyor ve bunu kendisi de biliyor.

Yedinciden dokuzuncuya kadar kitabın felsefi kalbi atıyor. İnsan neden her zaman kendi çıkarına davranmıyor? Anlatıcının cevabı: bazen en büyük yarar, kendi keyfine göre seçebilmek. İnsan iradesini bir formüle indirgeyecek birini hayal ediyor ve o formülün insanı piyano tuşuna çevireceğini söylüyor. İki kere iki dört, ona göre bir duvar: doğru olabilir ama seçenek bırakmıyor. Bir noktada iki kere iki beşin de bazen çekici olabileceğini söylüyor.

Onuncu kısımda Kristal Saray'a, yani akılla kurulmuş toplumun simgesine karşı çıkıyor. İnsan gerçekleşmemiş arzularını bir uzlaşmaya tercih edebilir. Son kısımda yeraltındaki deliğine çekileceğini duyuruyor, sonra söylediklerinin hiçbirine kendisinin de inanmadığını itiraf ediyor. Ardından bir anıya geçiyor. O anıyı ıslak kar hatırlatıyor.

İç sayfalar: ikinci bölüm

İkinci bölüm on kısa kısım. Birinci bölümdeki kuramın sahnede oynanmış hali.

Önce subay. Anlatıcı bir meyhanede kendisini aşağılayan bir subayı yıllarca içinde taşıyor. Sonunda Nevski Bulvarı'nda ona omuz omuza çarpmaya karar veriyor. Bunun için palto bile ayarlıyor. Çarpıyor ve subay fark etmiş gibi görünmüyor. Anlatıcı yine de eşitliğini kanıtladığını düşünüyor.

Sonra yemek. Eski okul arkadaşı Zverkov'un uğurlama yemeğine kendini davet ettiriyor. Saat değişmiş, erken geliyor ve beklerken küçük düşüyor. Arkadaşları onu küçümsüyor, o içiyor, kadeh kaldırıp herkese hakaret ediyor, Ferfiçkin'e düello teklif ediyor. Kimse ciddiye almıyor, grup bir genelevine gidiyor. Anlatıcı peşlerinden gidiyor ve orada Liza'yla karşılaşıyor.

Liza'yla gecenin ilerisinde konuşuyor. Ona nasıl bir hayat sürdüğünü, ileride ne olacağını anlatıyor, nutuk çekiyor. Liza ağlıyor. Anlatıcı kendinden memnun. Ona adresini veriyor ve hemen sonra pişman oluyor: Liza evine gelirse yoksul odasını görecek.

Son kısımlar bence kitabın en iyi yazılmış çöküşü. Anlatıcı Liza'nın gelmesinden korkuyor, aynı zamanda gelmesini bekliyor. Hizmetçisi Apollon'la saçma bir güç savaşına giriyor. Liza tam o kavganın ortasında geliyor. Anlatıcı ağlayarak itiraf ediyor: nutuğu sevgiden değil, onun üzerinde güç kurmak istediğinden çekmiş. Liza ona sarılıyor. Anlatıcı karşılığında ona yine üstünlük kurmaya çalışıyor, sevmeyi tahakkümden başka bir biçimde bilmediğini kabul ediyor. Liza giderken avucuna gizlice para sıkıştırıyor, bir zalimlik olarak. Sonra pişmanlıkla kar içinde peşinden koşuyor, duruyor, yetişse ne yapacağını bilmiyor. Eve dönünce parayı masada buluyor. Liza'yı bir daha görmüyor.

Son sayfalarda anlatıcı genele dönüyor: insanların gerçek hayattan koptuğunu, yaşamak yerine kitaplara sığındığını, hepimizin bir bakıma ölü doğduğunu söylüyor. Bu iddiayı ciddiye almak zorunda değilsin, ama kitabın ses tonunu veriyor ve o tonun ne kadar kendine acıyan olduğunu görmek zor değil.

Kitap anlatıcının kendi yazdıklarını edebiyattan çok bir ceza olarak nitelemesiyle ve bir editör notuyla bitiyor: bu paradoksçunun notları burada bitmiyor, ama burada durmak yeterli.

En güçlü yanları

Bence kitabın ilk gücü, kendi kendine konuşan bir sesin nasıl kurulduğunu göstermesi. Anlatıcı her cümlede kendini düzeltiyor, okurun tepkisini önceden tahmin edip ona cevap veriyor. Mikhail Bahtin bu yüzden kitabı bir iç tartışma, hep bir "öteki"ne cevap veren ses olarak okumuş. Bir an anlatıcıyı haklı buluyorsun, bir sayfa sonra utanılacak bir şey yapmış oluyor.

İkincisi, kısalığı. Yüz elli sayfa civarında bir kitapta büyük romanların fikirleri çıplak duruyor. Suç ve Ceza iki yıl sonra yayımlandı. Raskolnikov'un kuram kurup sonra ona dayanamaması, bana kalırsa, burada başlayan bir meselenin devamı.

Üçüncüsü, Kristal Saray eleştirisi. Gary Saul Morson kitabı modern distopyanın en önemli tek kaynağı sayıyor. Cesur Yeni Dünya okuduysan, rahatça kurulmuş bir dünyaya duyduğun huzursuzluğun kökünü burada bulursun. Nietzsche'nin bu kitabı Fransızcadan okuduğu söyleniyor, Kafka ve Ellison'a kadar uzanan bir etkisi var.

Zayıf yanları ve tartışmalar

Birinci bölüm zor. Soyut, ironik, döne döne kendine dönen bir monolog. Okur ilk sayfalarda anlatıcının neyi savunduğunu ayıramıyor, çünkü anlatıcı da ayıramıyor. Orada kitabı bırakmak anlaşılır bir tepki. ODTÜ'de felsefe okuyan biri olarak bence bu bölüm, bir argümandan çok bir ruh halinin dökümü ve argüman olarak okunursa hayal kırıklığı yaratıyor.

İkinci sorun yorum sorunu. Kitap kimi zaman özgürlük bildirisi olarak okunuyor. Dostoyevski'nin kendi notu bunun tersini gösteriyor: anlatıcı bir örnek, bir uyarı. İyi bir okuma, anlatıcının doğru gördüğü şeylerle yanlış yaptığı şeyleri ayırabilen okuma. James Scanlan gibi eleştirmenler kitabı akılcı bencillik fikrine karşı bir polemik olarak okuyor. Nabokov ise Dostoyevski'nin sanatçılığı ile suç haberciliğine yakınlığı arasındaki dengeyi tartışmış.

Üçüncüsü Liza. Bence kitaptaki tek gerçek sıcaklık o, ama kendi sesi neredeyse hiç duyulmuyor. Her şeyi anlatıcının bakışından görüyoruz. Bu bilinçli bir seçim olabilir, bir eksiklik de olabilir. Emin değilim.

Dördüncüsü çeviri. İngilizcede Garnett'tan Pevear ve Volokhonsky'ye, Natasha Randall'a kadar çok çeviri var. Türkçede de onlarca baskı. Bu kadar sesli bir kitapta çeviri seçimi, kitabı katlanılır kılabilir ya da değil.

Kimin için, kimin için değil

Dostoyevski'ye başlamak isteyip Suç ve Ceza'nın sekiz yüz sayfasından çekinen okur için iyi bir kapı. Kısa, ama kolay değil.

Her kısım kendi içinde bitiyor. Bölüm bölüm okumaya uygun, günlere yayılabilir.

Sakin, sıcak, rahatlatıcı bir kitap arayan okur için değil. Anlatıcıya sempati bekleyenler de hayal kırıklığına uğrayabilir.

DEHB'li okur için ayrı bir not. Bu bir DEHB kitabı değil ve anlatıcıya tanı koymaya kalkmam. Ama bazı mekanizmalar tanıdık gelebilir: analiz felci, bildiğini yapamamak, bir utanç sahnesinin zihinde defalarca oynatılması. Anlatıcının utancı, utanç ve öz şefkat yazısında anlattığım şeyin tersini gösteriyor: öz şefkat yerine öz eziyet ve ondan çıkarılan bir zevk.

Okuma düzeni konusunda kitap okumak neden zor yazısındaki fikirleri düşün. Ben olsam birinci bölümü zorlamaz, hareketli olduğu için ikinci bölümü önce okur, sonra birinciye dönerdim. Bu bir kural değil, bir öneri.

Rafın içindeki yeri

Sitedeki felsefe ve edebiyat rafında üç yere bağlanıyor.

Birincisi Suç ve Ceza. Yeraltı adamı fikirleri ve ruh halini tek başına taşıyor, Raskolnikov aynı şeyi eylemin ve sonucunun içinde yaşıyor. Bu kitabı o kitabın ön sözü gibi okumak mümkün.

İkincisi Sisifos Söyleni. Camus saçmayı kabul edip isyanı öğütlüyor. Yeraltı adamı da isyan ediyor, ama ondan hiçbir şey çıkmıyor. İki kitabı arka arkaya okumak, isyanın hangi durumda bir tavır, hangi durumda bir bahane olduğunu görmeye yarıyor. Günlükte akrasia üzerine yazdığım sayfa da aynı soruya komşu.

Üçüncüsü Tutunamayanlar. Oğuz Atay'ın yalnız, zeki, uyumsuz adamları, bana kalırsa, Dostoyevski'nin yeraltı adamıyla aynı ailenin Türkçe kolu.

Benim tavrım

Anlatıcıya sempati duymuyorum. Onu tanımak sempatiden daha rahatsız edici. Dostoyevski ona çıkış yolu da vermiyor: yeraltından çıkan adam, daha kötü bir halde geri dönüyor. Kitabın bende bıraktığı şey savunduğu fikirler değil, Liza'nın masada bıraktığı para. Bir düşünce ne kadar parlak olursa olsun, bir insana yaptıkların onu sınıyor.