Beyaz Kale
Orhan Pamuk
Venedikli bir köle ile efendisi birbirine ikiz gibi benziyor. Pamuk bu benzerliği, kimliğin sandığımız kadar sağlam olup olmadığını sormak için kullanıyor.
Bu yazıda 10 bölüm var
Bu yazı kitabın yayınevi tanıtımına, olay örgüsü özetlerine ve yayımlanmış değerlendirmelere dayanıyor. Cümle düzeyinde nasıl yazıldığı, üslubunun nasıl aktığı konusunda hüküm vermiyorum. Onun yerine kitabın neyi kurduğunu, nasıl kurduğunu ve bende hangi sorulara kapı açtığını yazıyorum.
Kitap ne, kim yazdı
Beyaz Kale 1985'te çıktı. Orhan Pamuk'un üçüncü romanı: ondan önce 1982'de Cevdet Bey ve Oğulları, 1983'te Sessiz Ev gelmişti. Pamuk 1952'de İstanbul'da doğdu, üç yıl mimarlık okuduktan sonra bıraktı, 1976'da gazetecilik enstitüsünden mezun oldu ve düzenli yazmaya 1974'te başladı. 2006'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan ilk Türk yazar oldu. Akademi gerekçesinde şehrinin hüzünlü ruhunu ararken kültürlerin çatışması ve iç içe geçişi için yeni simgeler bulmasından söz etti.
Kitabın uluslararası yolculuğu Victoria Holbrook'un çevirisiyle başladı. İngilizce basım 1990'da Carcanet (İngiltere) ve Braziller (ABD) tarafından çıktı ve aynı yıl Independent Yabancı Kurmaca Ödülü'nü kazandı. New York Times Book Review 1991'de şöyle yazdı: "A new star has risen in the east." Pamuk'un dünya çapındaki tanınırlığı sonraki romanlarla büyüdü, ama kapıyı aralayan bu kitaptı.
Türkçe baskıları bugün Yapı Kredi Yayınları ve İletişim künyesiyle satışta görünüyor. Sayfa sayısı baskıya göre 150 ile 200 arasında değişiyor. Yani ince, bir iki oturuşta bitirilebilecek bir roman.
Çıkış fikri
Bir anlatıcı, kendisine tıpatıp benzeyen birinin elinde köle olursa ne olur? Kitap bu soruyla açılıyor, ama soruyu Doğu ile Batı, bilim ile hurafe, efendi ile köle gibi hazır ikilikler üzerinden büyütüyor. Yayınevi tanıtımında geçen cümle meseleyi iyi özetliyor: hikaye "Ben neden benim?" sorusuna uzanıyor ve ilerledikçe gölgeler yer değiştiriyor.
Romanın bir de çerçevesi var. Önsözü, Sessiz Ev'den tanıdığımız bir kişi, tarihçi Faruk Darvinoğlu yazıyor. Gebze'de valilik binasının bir deposunda bir el yazması bulmuş, yazarının izini sürmeye çalışmış, sonunda yayımlamaya karar vermiş. Başlığı yayıncının koyduğunu da not düşüyor. Yani elimizdeki metin, kurmaca bir karakterin bulduğu kurmaca bir el yazması. Bunu baştan bilmek önemli, çünkü kitabı tarih anlatısı gibi okumak için hiçbir neden bırakmıyor.
İç sayfalar: önsözden kaleye
Anlatıcı adı verilmeyen bir İtalyan. Venedik'ten Napoli'ye giden gemisi Osmanlı donanmasınca ele geçiriliyor ve İstanbul'a köle olarak getiriliyor. Tanıtım metni onu astronomiden, fizikten ve resimden anladığına inanan biri olarak tarif ediyor. Hayatta kalmak için hekim olduğunu söylüyor, elindeki temel anatomi bilgisiyle bir paşanın nefes darlığını hafifletiyor ve bu sayede bir ayrıcalık kazanıyor.
Paşa onu Hoca ile tanıştırıyor. Hoca, bilimle ilgilenen bir Osmanlı ve anlatıcıyla neredeyse aynı yüze sahip. İkisinin ilk işi paşanın oğlunun düğünü için bir havai fişek gösterisi hazırlamak. Gösteri başarılı oluyor, ama asıl hikaye ondan sonra başlıyor. Paşa köleye özgürlük karşılığında din değiştirmeyi öneriyor. Anlatıcı reddediyor, hatta kurmaca bir infaz sahnesinden geçiyor ve sonunda Hoca'nın yanına veriliyor.
Tanıtım metninin çizdiği sahne bence kitabın ruh halini veriyor: Haliç'e bakan karanlık ve boş bir evde iki adam bir masanın iki ucunda oturup birbirini tanımaya çalışıyor. Hoca köleyi aşağılıyor, onu vebadan korkutarak eziyor, ama aynı anda ondan öğrenmek istiyor. Köleden hayat hikayesini istiyor, kendi hikayesini de ona anlatıyor. Amaç, her birinin neden kendisi olduğunu bulmak.
Bu aşamada iki adamın ilişkisi ilginç bir yön değiştiriyor. Başta güç bir yönde akıyor: Hoca efendi, anlatıcı köle. Ama Hoca öğrenmeden, anlatıcı da öğretmeden duramıyor. Hoca'nın taklit yeteneği, okuduğum özetlere göre, anlatıcıyı huzursuz edecek kadar iyi. İki adam birbirinin yerine geçebileceklerini fark ettikçe ilişki bozuluyor. Bence kitabın gerilimi buradan geliyor: kim kimi kontrol ediyor sorusu, kim kimin gölgesi sorusuna dönüşüyor.
Veba İstanbul'u kasıp kavuruyor. Hoca bu sırada Çocuk Sultan'ın dikkatini çekmeye, saray müneccimbaşılığına yükselmeye çalışıyor. Anlatıcının bilgisi bu yükselişte yakıt oluyor. Yükselince ikisi, altı yıl boyunca, Sultan için kocaman bir demir silah yapıyor.
Silah, Polonya'daki bir kalenin kuşatmasında sınanıyor. Kale, romana adını veren beyaz kale. Silah çalışmıyor, destek birlikleri geliyor, Hoca ortadan kayboluyor. Anlatıcı saklanıyor. Bu noktada kitabın ilginç bir kayma yaşadığını özetlerden anlıyorum: bu andan sonra metindeki "o" kim, hangi ülkeye kaçmış, hangisi hangisi, bulanıklaşıyor.
Son bölümde anlatıcı yetmişlerinde, zengin ve evli. Gezgin Evliya Çelebi onu ziyaret ediyor ve İtalya'yı dinlemek istiyor. Bu konuşmanın, anlatıcıyı kendi hikayesini yazmaya ittiği söyleniyor. Kitabı bitiren de bu: hikayenin anlatıcısı güvenilmez, olayların gerçekten olup olmadığı ve anlatıcının kim olduğu açık kalıyor.
Güçlü yanı: ikizlik, ama sorulan şey ikizlik değil
Aynı yüzü taşıyan iki kişi fikri eski bir edebiyat oyunu. Ben olsam Beyaz Kale'yi bu eski oyunun üstüne koyduğu soru yüzünden okurdum. Hoca ile köle birbirine fiziksel olarak benzediğinde mesele "kim kimin yerine geçebilir" olmaktan çıkıp "bir insanı o insan yapan şey ne" sorusuna dönüyor. Ad mı, dil mi, din mi, bilgi mi, anılar mı?
Bir de bilgi meselesi var. Okuduğum tema özetlerine göre kitap, anlatıcının çağdaş ve bilimsel olarak sağlam bilgisini, çeviri ve dogma süzgecinden geçen Hoca'nın bilgisiyle karşılaştırıyor. Güneş merkezli ve dünya merkezli evren modelleri bu farkın simgesi. Anlatıcı bildiğini yardım için kullanıyor, Hoca hırs için. Bu, iki adamın benzerliğinin altında bir ayrım bırakıyor ve benzerliğin tek başına yetmediğini gösteriyor.
Silahın başarısız olması da önemli bir hamle gibi duruyor: Osmanlı'nın çağın gerisinde kalışı, ayrı bir tez olarak söylenmiyor, romanın doruğundaki bir sahne olarak yaşanıyor. Bu, Pamuk'un sonraki kitaplarında da geri dönen bir meselenin ilk güçlü hali.
Zayıf olabilecek yanlar
Ben bu kitapta üç riski görüyorum ve bunların kitapta ne ölçüde gerçekleştiğini yalnızca okuyan söyleyebilir.
Birincisi, kuruluşun fazla şematik olması. Doğu ile Batı, efendi ile köle, ikiz ile ikiz. Bu kadar düzgün kurulmuş bir kitap bazen oyunun kurallarını göstermekten ileri gidemeyebilir. İyi yazılmış bir fikir romanı ile fikrini taşıyan bir roman arasındaki çizgi ince.
İkincisi, anlatıcıya güvenmemek. Çerçevenin kurmaca bir tarihçi tarafından kurulması, el yazmasının güvenilmez olması ve sonun açık bırakılması, bir okur için zenginlik, bir başkası için yorucu bir oyun olabilir. Ben bu tür kitapları sevsem de, böyle bir oyundan "ne yani, sonuçta ne oldu" diyerek çıkan okuru anlıyorum.
Üçüncüsü, tarih sandığımız şeyin kurmaca olması. Osmanlı İstanbul'u, veba, Sultan, saray: hepsi gerçek bir dönemin dekoru ama roman o dönemi belgelemek peşinde değil. Tarihsel doğruluk beklentisiyle okuyan biri hayal kırıklığına uğrar.
Kimin için, kimin için değil
Kimlik meselesine kafa yoran okura. Bir kitabı fikir üstüne düşünmek için okuyan, kısa ve yoğun bir roman arayan biri için de uygun.
Masumiyet Müzesi'ni sevip Pamuk'un daha eski, daha sıkı ve daha kısa bir kitabına bakmak isteyen okura iyi bir geçiş olabilir. İkisi çok farklı: biri uzun, tekrarlı ve duygusal bir takıntının içinde yaşıyor, öbürü ince, oyuncu ve fikir ağırlıklı.
Bol olay, hızlı tempo, yalın bir aşk hikayesi arayan biri için değil. Ve kimin kim olduğunun bulanık kaldığı kitaplardan hoşlanmayan okur için sabır ister.
Rafın içindeki yeri
Bu kitabı sitedeki üç kitapla yan yana düşünüyorum.
Masumiyet Müzesi'yle aynı yazar, çok farklı bir mesafe. Masumiyet Müzesi yazısında anlatıcının kendi hakkında en yanlış kaynak olabildiğini yazmıştım. Beyaz Kale'de sorun biraz daha derinde: anlatıcı kendi hakkında yanıldığı gibi, kim olduğundan da emin değil.
Tutunamayanlar ile bir akrabalığı var: orada da bir adamın kim olduğunu tek bir cevap vermiyor, tanıdıkların her biri farklı bir Selim anlatıyor. Kürk Mantolu Madonna ise bir deftere kapanmış, dışarıdan silik görünen bir hayatı anlatıyor. İkisi de insanın başkalarının gözündeki hali ile kendi bildiği halinin aynı şey olmadığını gösteriyor.
Uzak bir akrabalık da Solaris ile var: orada da insan, başka bir şey karşısında kendi hakkındaki bildiğini yeniden tartmak zorunda kalıyor.
DEHB ve kimlik: aklımda kalan soru
Bu kitabı DEHB'ye bağlamak yersiz olabilir, ama tanıyı 22 yaşında almış biri olarak bu soruyla neden ilgilendiğimi biliyorum. Tanı, bir insanın kendi hakkında anlattığı hikayeyi yeniden okumasına yol açıyor. Yıllarca "tembel", "dağınık", "yeteneğini harcayan" diye okunmuş bir hayat, başka bir çerçeveyle yeniden okunabiliyor. Tanı hayatı nasıl değiştirir yazısında bu yeniden okumayı ele aldım. Maskeleme yazısı da, insanın başkalarına gösterdiği hali ile kendi bildiği hali arasındaki mesafeyi anlatıyor.
Beyaz Kale bu soruyu DEHB'ye taşımıyor, ama aynı zeminden başlıyor: "ben" dediğim şeyin ne kadarı bana ait, ne kadarı başkasının yerine geçebilecek bir kalıp? Ölçütlerimizi ödünç aldığımızda çıkan yorgunluğu öz değerin ölçütleri günlüğünde yazmıştım. Birbirinin yerine geçebilen iki ikiz fikri, bana o yazının uç bir hali gibi geliyor.
Nasıl okurdum
İlk iş, önsözü atlamazdım. Önsöz kitabın oyunlarından biri ve sonrasını nasıl okuyacağını ayarlıyor. Sonra bölümleri hızla değil, her biri bir kimlik sorusu soruyormuş gibi okurdum. Türkçe okurun elinde asıl metin var, İngilizce okuyan Holbrook çevirisine güveniyor. Kitabın kendisi de çevirinin bilgiyi nasıl süzdüğünü konu ettiği için bu ayrım, bence, okurken akılda tutulmaya değer bir ayrıntı. Bir de kısa bir öneri: bitirdikten sonra önsöze geri dönmek, çerçevenin ne yaptığını görmeyi kolaylaştırır.
Kapanış
Bu ince romanı bir hikaye olarak değil, bir soru olarak okurdum ve cevabını beklemezdim. Pamuk, kimliğin ad, dil ve din gibi sağlam görünen şeylerden ibaret olmadığını gösteriyor ve sonra ortada bir şey bırakmıyor. Bence bu bırakmayış kitabın hem en güçlü hem en riskli yanı. Yeniden okunmaya değer olan, cevabı vermeyen kitaplardır ve bu da onlardan biri gibi duruyor.