İçeriğe geç
Kitap Önerilerim

Hüsn ü Aşk

Şeyh Galib

Güzellik ile Aşk aynı gece doğuyor, ama Aşk bunu ateş denizini geçtikten sonra anlıyor. Galib'in 2041 beyitlik mesnevisi nasıl okunur?

8 dakika okuma
Bu yazıda 14 bölüm var

Hüsn ü Aşk, Şeyh Galib'in 1783'te (hicri 1197) yazdığı mesnevi. İki bin kırk bir beyit, aruz vezninde, baştan sona tek bir alegorik hikaye. Bazı kaynaklar 1782 diyor. İslam Ansiklopedisi maddesi kitabın sonundaki tarih düşürmeye dayanarak 1197'yi veriyor, ben de onu izliyorum. Divan edebiyatının son büyük mesnevisi sayılıyor.

Baştan bir not düşeyim: bu yazıdaki ayrıntılar, kitabın yapısını ve olay örgüsünü anlatan ansiklopedi maddelerine, baskı tanıtımlarına ve kaynakça bilgilerine dayanıyor. Beyit beyit okudum demeyeceğim. Divan edebiyatı okuyan biri olarak bu metnin hakkını okunduğu kadar vermek gerektiğini düşünüyorum, okunmadığı yerde okunmuş gibi davranmayı değil.

Galib kim

Mehmed Esad, 1757'de İstanbul'da, Yenikapı Mevlevihanesi'nin yakınındaki bir evde doğdu. Babası Mustafa Reşid Efendi Mevlevi'ydi ve ilk eğitimini o verdi. Galata Mevlevihanesi şeyhi Hüseyin Efendi'nin yanında okudu, Farsçayı Hoca Neş'et'ten öğrendi. "Esad" mahlasını Neş'et verdi, başka Esad'larla karışmasın diye sonra "Galib"i seçti.

İlk divanını 1781'de, yirmi dört yaşında topladı. Konya'da başladığı çileyi Yenikapı'da tamamlayıp 1787'de dede oldu. Haziran 1791'de Galata Mevlevihanesi'nin şeyhliğine atandı. Şair, müzisyen ve hattat sultan III. Selim'le dostluğu burada derinleşti, padişah Galata dergahını onarttı. Galib 4 Ocak 1799'da öldü ve aynı dergahın bahçesindeki türbeye gömüldü. Orası bugün Galata Mevlevihanesi Müzesi. 1975'ten 2011'deki yenilemeye kadar Divan Edebiyatı Müzesi adıyla açıktı.

Hüsn ü Aşk'ı yazdığında yirmi altı yaşındaydı, henüz şeyh bile değildi. Kitabın kendinden emin sesi bu yaşla yan yana gelince ilginç bir tezat çıkıyor.

Bir bahisten doğan kitap

Sebeb-i telif, yani yazılış sebebi, mesnevi geleneğinin standart basamaklarından biri. Galib'inki gerçek bir sahneye dayanıyor. Katıldığı bir sohbette Nabi'nin Hayrabad'ı övülüyor ve biri bunun benzerinin yazılamayacağını söylüyor. Galib eserin kusurları olduğunu savunuyor. Karşılığında "o kadar biliyorsan sen yaz" deniyor.

Yaklaşık altı ay sonra Hüsn ü Aşk hazırdı. İslam Ansiklopedisi'nin Şeyh Galib maddesine göre Tanpınar, Galib'in Nabi eleştirisinin aslında bütün şiir geleneğine yöneldiğini söylüyor. Nabi didaktik ve sade yazan bir şairdi, Galib ise imgenin ve bilmeceye yakın mazmunun şairi. İki ses arasındaki mesafe, o bahsin mesafesi gibi duruyor.

Anlatıdan önce kapılar

Hikaye başlamadan klasik giriş bölümleri sıralanıyor: tahmid (Allah'a övgü), na't (Peygamber'e övgü), miraciyye, ardından on sekizer beyitlik iki methiye. Birincisi Mevlana Celaleddin-i Rumi'ye, ikincisi Galib'in babası Mustafa Reşid Efendi'ye. En sonda sebeb-i telif geliyor.

Ön söz gibi görünüyor ve atlamaya çok yatkın. Bence atlamamak gerekiyor, çünkü kitabın nasıl okunacağını söylüyor. Bu bir macera anlatısı değil, bir tarikat edebiyatı eseri ve yazar bunu en başta, Mevlana'ya ve babasına saygıyla ilan ediyor.

Sevgioğulları'ndan Edep Mektebi'ne

Hikaye Benî Mahabbet, yani Sevgioğulları kabilesinde başlıyor. Hüsn ile Aşk aynı gece doğuyor ve nişanlanıyorlar. Molla-yı Cünun'un idare ettiği Mekteb-i Edeb'e gidiyorlar, orada birbirlerine gönül veriyorlar.

Araya Hayret giriyor ve gençleri ayırıyor. Haberleşmelerini her şeyi bilen yaşlı bir adam olan Sühan sağlıyor. Aşk'ın yanında yoldaşı Gayret var, Hüsn'ün yanında sütninesi İsmet. Aşk kabilenin büyüklerinden Hüsn'ü istediğinde alay görüyor. Şartları ağır: Kalp Kalesi'ne gidecek, oradan kimya getirecek. Hüsn ancak ondan sonra.

Yolda: kuyu, cadı, ateş denizi

Yolun durakları İslam Ansiklopedisi maddesinde sırayla anılıyor. İçinde dev bulunan bir kuyu var, Sühan'ın yendiği bir cadı var, Harabe-i Gam adı verilen kasvetli bir bozkır var. Ve Aşk'ın Eşkar adlı atla geçtiği Derya-yı Ateş, yani ateş denizi.

Sonra Çin. Aşk orada padişahın kızı Hüşrüba'ya esir düşüyor ve Zatüssuver Kalesi'ne kapatılıyor. Kaleyi yakıyor. Sühan bu sefer hekim kılığında geliyor ve Aşk'ı Kalp Kalesi'ne götürüyor. Kalede kitabın asıl düğümü çözülüyor: Hüsn ile Aşk bir. Ardından Hayret, Aşk'ı Hüsn'e kavuşturuyor ve gayb perdeleri açılıyor.

Bu sıralamayı en çok seviyorum. Kimya bir kalenin içinde bulunan bir nesne olarak başlıyor, bir bilgiye dönüşerek bitiyor. Aşk yol boyunca Hüsn'ü kendinden ayrı bir şey sandığı için sınanıyor. Bence ayrılığın kendisi engelmiş.

Her ad bir anahtar

Alegori kapalı değil, şeffaf ve bu bir kusur sayılmıyor, yöntem bu. Hüsn mutlak güzellik, yani Tanrı. Aşk, ona ulaşmaya çalışan salik, yani yolcu. Benî Mahabbet tarikat, Mekteb-i Edeb dergah, Molla-yı Cünun mürşit, Sühan kamil mürşit. Gayret mücahede, İsmet ihlas. Kalp Kalesi gönül, Hüşrüba nefis. Kuyu, cadı ve ateş denizi seyr ü sülukun engelleri.

Ansiklopedi maddesine göre eserin teması şu: vuslat zor, rehber istiyor ve ancak Hüsn ile Aşk'ın bir olduğu görülünce gerçekleşiyor. Hikaye okuru buna hazırlıyor. Aşk ilk bölümlerde Hüsn'ü ayrı biri sanıyor, çünkü anlatı da okura öyle gösteriyor.

Galib'in sesi

Kitabı sıradan bir alegoriden ayıran şey ses. Galib, divan estetiğinin içinde kalıyor ama Sebk-i Hindî tekniğiyle eski mazmunları yeniliyor. Tevriyeler, canlı benzetmeler, günlük konuşmadan ve yerel dilden gelen ifadeler çoğalıyor. Metinde Boğaziçi, Divanyolu, Modaburnu, Gümüşsuyu ve Sütlüce gibi İstanbul yer adları geçiyor. Bir ateş denizi hikayesinin içinde Divanyolu'nu görmek garip ve güzel bir şey.

Şiir anlayışını da ayrı ayrı yerlerde açıkça söylüyor. Ansiklopedi maddesi 173-234, 675-685, 708-800 ve 2009-2022. beyitleri bu konuya ayrılmış bölümler olarak gösteriyor. Aralara serpiştirilen dört tardiyye, yani altışar bentlik muhammes, anlatının tekdüzeliğini kırıyor. Bunlar da sayılınca toplam beyit 2.101'e çıkıyor. Kitap bir fahriyye ile, yani şairin kendini övdüğü bölümle kapanıyor ve tarih düşürme oradan çıkıyor.

Tanpınar şiirini renk ve ışıkla dolu bir avizeye benziyor buluyor. Bence güzel bir tarif, çünkü avize tek bir ışığı her yöne dağıtıyor ve Galib'in bir mazmunu da tek bir fikri aynı anda birkaç yöne açıyor.

Neyin üstüne kuruldu

Kaynak sorusu tartışmalı. Hammer, Fettahî'nin Hüsn ü Dil'ine benzettiği için Galib'in onu örnek aldığını söylemişti. Gibb itiraz etti: benzerlik alegoriyle ve kahraman kızın adıyla sınırlı. Gölpınarlı İbn Sina'nın Risaletü't-tayr'ı, Sühreverdî'nin, Attar'ın Mantıku't-tayr'ı, Fuzulî'nin Leyla vü Mecnun ve Sıhhat ü Maraz'ı ile paralellikler bulup bunların taklit olmadığını vurguladı. Mevlana'nın Mesnevi'sinden aldığını ise Galib'in kendisi söylüyor.

Bu tartışmadan çıkardığım sonuç şu: Galib sıfırdan bir hikaye icat etmiyor, eldeki malzemeyi yeniden düzenliyor. Özgünlük burada olayda değil, söyleyişte.

En güçlü yanları

Birincisi ses. Divanın bin bir kalıbı arasından bu kadar kendine ait bir dil çıkarmak kolay değil.

İkincisi, alegorinin bir fikre bağlanması. Aşk'ın keşfi bir kuralın öğrenilmesi değil, bir yanlış anlamanın çözülmesi. Bu, bir kavramı ders gibi anlatmaktan çok daha iyi iş görüyor.

Üçüncüsü, etkisi. İslam Ansiklopedisi'ne göre Keçecizade İzzet Molla'nın Gülşen-i Aşk'ı, Abdülhak Hamid'in Makber'i, Ahmed Haşim'in şiirleri ve Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ı bu mirasla anılıyor. Turan Oflazoğlu da kitabı Güzellik ve Aşk adıyla iki bölümlük müzikli bir oyuna çevirdi.

Zayıf yanları ve zorluklar

Kitap zor. Aruz, Osmanlıca söz hazinesi ve girift mazmun birleşince açıklamasız bir metinle baş başa kalan okur ikinci sayfada kayboluyor. O yüzden baskı seçimi bir tercih olmaktan çıkıp zorunluluk oluyor.

Bence anlatı da şiirin ağırlığını her yerde taşımıyor. Olaylar birbirini kovalıyor, sınavlar alegorik işlevleri yüzünden birbirine benziyor. Hüsn, anlatılan olay örgüsüne göre hikayenin büyük bölümünde sahne dışında. Bir kişiden çok bir hedef gibi duruyor.

Bir de okuma meselesi var: ansiklopedi maddeleri alegorik okumayı esas alıyor. Ben de ona katılıyorum ama bunun bir okuma olduğunu, metnin tek zorunlu sonucu olmadığını not etmeden geçmek istemiyorum.

Hangi baskıyla

Türkçede çok sayıda baskısı var. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 464 sayfalık baskısında Abdülbaki Gölpınarlı'nın çevirisini veriyor. Okur yorumlarına göre sadeleştirilmiş Türkçe karşılık ve sözlük de var. Akçağ Yayınları'nın 440 sayfalık bir baskısı bulunuyor. Orhan Okay ile Hüseyin Ayan'ın hazırladığı, Bilgegil'in girişini taşıyan 1975 baskısı da anılıyor. İngilizcede Victoria Rowe Holbrook'un Beauty and Love çevirisi 2005'te Modern Language Association'dan çıktı. Metnin yayın geçmişi de ilginç. İlk baskısı 1836'da Bulak'ta divanla birlikte çıktı. Vasfi Mahir Kocatürk 1944'te sade Türkçeye nesir olarak çevirdi. Gölpınarlı 1968'de Galib'in kendi el yazmasının tıpkıbasımını ve sadeleştirilmiş metni yayımladı. Yani bugün elimizdeki Türkçe baskıların çoğunun arkasında uzun bir yayıncılık emeği var. Hiçbir baskıyı elime almadım. Bu ayrıntıları ansiklopedi maddesinden, yayınevi ve satıcı sayfalarından aldım.

Baskıdan bağımsız bir önerim var: yanınızda açıklama ya da sadeleştirilmiş karşılık olsun ve beyitleri bir oturuşta bitirmeye çalışmayın. Sitedeki DEHB'de kitap okumak neden zor yazısında anlattığım gibi, uzun metinlerde kısa oturumlar işe yarıyor. Bu kitap o biçime yatkın.

Kimin için

Divan edebiyatını merak edip nereden başlayacağını bilemeyen için. Sufi düşüncenin bir hikayeyle nasıl taşındığını görmek isteyen için. Türk şiirinin 18. yüzyılda ulaştığı yüksekliğe bakmak isteyen için.

Hızlı, olay odaklı bir şey arayan için değil. Açıklamasız bir baskıyla başlamak isteyen için de değil.

Rafın içindeki yeri

Rafta aşkı farklı biçimlerde anlatan kitaplar var. Masumiyet Müzesi aşkı bir saplantıya, nesne toplamaya, yıllarca süren bir beklemeye dönüştürüyor. Galib'de aşk bir yol ve bir çile. İkisi aynı duyguya iki zıt yerden bakıyor.

Felsefe tarafında Sisifos Söyleni bir kayayı itmeyi anlamlı sayan bir isyan anlatıyor. Aşk'ın yolu da bir tür kaya itme, ama Camus'de kimya hiç gelmiyor, Galib'de geliyor ve geldiğinde aranan şeyin hep içeride olduğu anlaşılıyor. Nikomakhos'a Etik benzer bir soruyu başka bir dille soruyor: mutluluk bir varış noktası mı, bir yaşayış biçimi mi? Günlükte bu soruya eudaimonia üzerinden bakmıştım.

Son söz

Hüsn ü Aşk'ı bir kerede bitirilecek bir kitap olarak görmüyorum. Açıklamalı bir baskıyla, parça parça, yıllara yayarak okunacak bir metin. Genç bir Mevlevi'nin bir bahis yüzünden altı ayda yazdığı şiir iki yüz kırk yıldır okunuyorsa bunun bir sebebi var: Galib, aradığın şeyin senden ayrı olmadığını bir hikayenin içine gömüyor ve bu hikaye hala yola çıkan birine aynı cümleyi fısıldıyor.