Yabancı
Albert Camus
Meursault annesinin cenazesinde ağlamadığı için yargılanıyor. Roman cinayeti değil, duygunun gösterilmesini isteyen dünyayı mahkemeye çıkarıyor.
Bu yazıda 10 bölüm var
Camus'nün 1942'de yayımlanan ilk romanı. Fransızca adı L'Étranger, İngilizcede iki ayrı adla dolaşıyor: Amerika'da The Stranger, Birleşik Krallık'ta The Outsider. Gallimard 19 Mayıs 1942'de çıkardı ve ilk baskı yalnızca 4.400 adetti. Kitap Almanların işgali altındaki Fransa'da, Propaganda-Staffel'in müdahalesi olmadan raflara girdi. Camus o sırada verem yüzünden Oran'da kalmıştı ve Fransa'ya gidemiyordu.
Doğrulanmış bir Türkçe baskının künyesini tam çıkaramadım. Kitapyurdu'nun arama sayfasında Can Yayınları'nın 2013, 2019 ve 2021 tarihli baskıları ile Kurukafa'nın 2024 baskısı görünüyor, sayfa sayıları yaklaşık yüz on ile yüz otuz altı arasında. Orada çevirmen adını göremedim, o yüzden yazmıyorum. Kısa bir kitap, bir oturuşta bitiyor.
Bu yazı kitabın olay örgüsünü ve yapısını belgeleyen kaynaklara, yayımlanmış eleştirilere ve çeviri tartışmalarına dayanıyor. Hikayede saklanacak bir sürpriz yok ama olayları sırayla anlatacağım.
Yazar ve yazıldığı yer
Camus 1913'te Cezayir'de, Mondovi'de, yoksul bir ailede doğdu. Cezayir şehrinde büyüdü, üniversitede felsefe okudu ve on yedi yaşında verem teşhisi aldı. İkinci Dünya Savaşı'nda Direniş'e katıldı, yeraltı gazetesi Combat'nın editörlüğünü yaptı. 1957'de kırk dört yaşında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. 4 Ocak 1960'ta Villeblevin yakınlarında geçirdiği bir araba kazasında öldü.
Kendi düzenlemesinde Yabancı saçma döngüsünün romanı. Aynı döngüde Caligula oyunu ve aynı yıl çıkan Sisifos Söyleni denemesi var. Deneme saçmayı kavramla anlatıyor, roman aynı fikri bir adamın başına getiriyor. Camus kendine yapıştırılan varoluşçu etiketini reddetti, bunu bilmek kitabı okurken işe yarıyor.
Roman birinci tekil kişiyle, Cezayir'de yaşayan Fransız bir yerleşimci olan Meursault'nun ağzından anlatılıyor. Kitap iki bölümden oluşuyor: ilkinde cinayete kadar olanlar, ikincisinde hapis, yargılama ve son düşünceler.
Birinci bölüm: cenaze, deniz, bir silah
Kitap Meursault'nun annesinin ölümünü öğrenmesiyle açılıyor. Açılış cümlesi Fransızcada Aujourd'hui, Maman est morte. Çevirmenler bu cümlede yıllardır tökezliyor: anne sözcüğü çevrilsin mi, olduğu gibi mi kalsın, bugün başa mı gelsin? Stuart Gilbert'in 1946 tarihli İngilizce çevirisi otuz yıldan fazla standart kaldı. Helen Sebba ile John E. Gale gibi araştırmacılar bu çevirinin tonu bozan yanlışlar taşıdığını yazdı. Sonra Matthew Ward (1988) ve Sandra Smith (2012) kitabı yeniden çevirdi. Ryan Bloom 2012'de cümlenin Maman sözcüğüyle ve bugün ile başlaması gerektiğini savundu.
Meursault cenazeye gidiyor. Nöbette sigara içiyor, sütlü kahve içiyor, annesinin yüzüne bakmayı reddediyor. Ertesi gün eski iş arkadaşı Marie ile yüzmeye gidiyor, sonra Fernandel'li bir komedi filmine oturuyorlar. Kitabın ilk dikkat çeken yanı bu yan yana koyuş: yas ile deniz arasında bir geçiş cümlesi yok, anlatıcı hiçbir şeyi açıklamıyor.
Sonra komşusu Raymond giriyor hikayeye, metresine kötü davranan biri. Kadını kandırıp eve çekmek için bir mektup yazdırıyor, Meursault yazıyor. Sonra karakolda kadının kendisini aldattığı yönünde yalan bir tanıklık yapıyor. İşvereni ona Paris'te bir görev öneriyor, Meursault umursamıyor. Marie evlenmek istiyor, Meursault yine umursamıyor. Yaşlı komşu Salamano köpeğini kaybediyor ve ona içini döküyor. Orada Meursault, mahalledeki insanların annesini bakımevine koyduğu için onu yargıladığını öğreniyor.
Bu bölümün ilginç yanı, hiçbir eylemin ağırlık taşımaması. Her şey aynı düz tonda, sırayla geliyor. Meursault ne ikiyüzlü, ne zalim. Bir şeyi hissettiğini öne çıkarmıyor, hissetmediğini de ilan etmiyor.
Plajda olan şey
Birinci bölümün sonunda deniz kıyısında, Masson'un plaj evinde bir karşılaşma yaşanıyor. Raymond'un metresinin kardeşi ve yanındaki adam Raymond'u bıçaklıyor. Sonra Meursault tek başına kumsala dönüyor, yanında Raymond'un tabancası var. Sıcak bastırıyor, başı dönüyor. Kardeş bıçağını çekince Meursault ateş ediyor, bir süre bekliyor ve dört el daha sıkıyor.
Camus bu sahnede cinayeti psikolojik bir gerekçeyle açıklamıyor. Gerekçe verilmemiş olması kitabın en tartışılan yeri, bence en çarpıcı yeri de. Okur bir neden arıyor ve kitap bunu esirgiyor, çünkü ikinci bölümün konusu tam bu: dünya bir neden istiyor.
Öldürülen adamın adı yok, kitapta yalnızca Arap diye anılıyor. Buna aşağıda dönüyorum.
İkinci bölüm: yargılanan kim
Meursault tutuklanıyor ve yaklaşık bir yıl yargılanmayı bekliyor. Hücrede alışma dönemi geçiriyor: uyuyor, eski dairesindeki eşyaları zihninde tek tek sayıyor. Marie önce ziyaret ediyor, sonra evli olmadıkları için artık gelemiyor.
Duruşmada iddia makamı cinayetten çok başka bir şey üzerinde duruyor: Meursault annesinin cenazesinde ağlamamış. Savcı onu ruhsuz bir yaratık olarak çiziyor. Céleste, Thomas Pérez, Salamano ve Masson gibi tanıklar onu savunuyor ama dava çoktan davranışın değil, kişinin davasına dönmüş. Karar, halkın önünde kafasının kesilmesi.
Hukuk eğitimi almış biri olarak bu bölüme ayrı bir dikkatle bakıyorum. Kişi ne yaptığıyla değil, onun hakkında kurulan hikayeyle yargılanıyor. Camus ağlamayı bir ahlak sınavına çeviriyor ve kimin neyi nasıl hissetmesi gerektiği delil statüsü kazanıyor.
Rahip ve son sayfalar
Meursault hücrede rahibi kabul etmek istemiyor, rahip yine de geliyor. Meursault öfkeye kapılıyor ve dinin sunduğu teselliyi reddediyor: herkes ölüme mahkum, hiçbir seçimin sonunda bir anlam yok. Ardından sakinleşiyor. Evrenin umursamazlığına kendini açıyor ve idam gününde kalabalığın nefretle karşılamasını diliyor.
Bu, kitabın en çok yorumlanan yeri. Çevirilerde tek bir sözcük bile ağırlığı kaydırıyor: Gilbert umursamazlık için benign diyor, Laredo gentle, Smith tender. Smith, çeviri notunda tender'ın nüansı daha iyi yakaladığını savunuyor. Hangi sözcüğü okuduğun, Meursault'nun son sakinliğinin soğuk mu yoksa yumuşak mı olduğuna karar veriyor.
Sisifos Söyleni'nin son cümlesi ile bu sayfa aynı noktada buluşuyor. Sonuç değişmiyor, ona nasıl bakıldığı değişiyor. Günlükte amor fati üzerine yazdığım yazıda bu fikre başka bir yerden yaklaşmıştım.
Güçlü yanları
Roman kısa ve cümlelerin hiçbiri süs için orada değil. André Malraux elyazmasını okuyup tekrar eden cümle yapısının fazla olduğunu düşünmüş, cinayet ve rahip sahnelerini gözden geçirmeyi önermiş. Yayımlanan metinde yine de sade ve kısa cümle yapısı belirleyici. Bence bu doğru karar: düz ve fark yaratmayan cümleler Meursault'nun bakışını kuruyor.
Asıl iş yargılama bölümünde görülüyor. Camus Meursault'yu sevimli yapmıyor. Okurun sempatisini kazanmaya çalışmıyor, onun yerine adalet duygusunu uyandırıyor. Bu daha zor ve daha kalıcı bir yol.
Kitabın itibarı da bunu doğruluyor. Sartre 1947'de romana Explication de L'Étranger adlı bir yazı ayırdı ve bu yazı kitabın özellikle Nazi karşıtı okurlar arasında yayılmasına yardım etti. Le Monde kitabı yirminci yüzyılın yüz kitabı listesinde birinci sıraya koydu. Fransızca yazılmış yirminci ve yirmi birinci yüzyıl kitapları için Le Temps'ın kurduğu elli eleştirmenlik jüri onu üçüncü sıraya yerleştirdi. Bir kitabın bu kadar farklı okurda aynı yeri bulması kolay olmuyor.
Bir de şu var: roman felsefe anlatmıyor, felsefenin yaşandığı bir durum kuruyor. Saçma kavramını Sisifos Söyleni'nde tanımlıyor ve burada tanımı hiç kullanmadan gösteriyor.
Zayıf yanları ve tartışmalar
En ciddi eleştiri kurbanla ilgili. Camus onu hiçbir yerde adıyla anmıyor, ailesi yok, geçmişi yok. Bu, Fransız yerleşimcilerle yerli halk arasındaki sömürge mesafesinin romana sızması olarak okunuyor. Kamel Daoud'nun The Meursault Investigation romanı bu boşluğa verilmiş bir cevap: ilk kez Cezayir'de 2013'te yayımlandı, sonra Fransa'da büyük ilgi gördü. Anlatıcı öldürülen adamın kardeşi, adı Musa, hikaye Cezayir Bağımsızlık Savaşı'ndan sonra geçiyor. Camus'yü okuyup Daoud'yu okumamak bence eksik bir okuma.
İkinci eleştiri felsefi iddiayla ilgili. Leo Bersani romanı derinlik iddiasında vasat buldu ama yeni roman tarzında etkileyici, kusurlu bir deneme olarak saydı. Louis Hudon kitabın varoluşçu roman olarak okunmasını reddetti. Haklı oldukları yer şu: son sayfalarda Meursault kitabın geri kalanındakinden çok daha fazla konuşuyor ve fikir yüklenmiş oluyor. Rahibin argümanları da zayıf bırakılmış, kolay bir rakip. Bana kalırsa roman son bölümde kendi kuruluşundan biraz ödün veriyor.
Üçüncü mesele çeviri. Hangi çeviriyi okuduğun, Meursault'nun sesini değiştiriyor. Türkçe baskılar için de bunu akılda tutmak gerekiyor.
Bir de yan okuma var: bazı okurlar Meursault'da otizm özellikleri görüyor ve Camus'nün karakteri arkadaşı Pierre Galindo'dan yola çıkarak kurduğu yazılıyor. Bu tartışmalı bir okuma. Kurgudaki bir karaktere tanı koymak yerine şunu söylemek daha sağlam: kitap, duygunun beklenen biçimde gösterilmesi ile içte yaşananın ayrı şeyler olabileceğini gösteriyor.
Kimin için, kimin için değil
Sisifos Söyleni'ni okumuş ve fikrin romanda nasıl göründüğünü merak eden biri için. Dil sade, felsefe bilmeden de okunuyor.
Yargılamanın nasıl işlediğiyle, kişinin davranışıyla kendisi arasındaki farkın mahkemede nasıl kaybolduğuyla ilgilenen biri için.
DEHB'li biri için ayrı bir katman var. Hissettiğini istenen biçimde göstermek zorunda kalmak, göstermediğinde karakterine dair karar verilmesi, tanıdık bir yer. Maskeleme ve damgalanma yazılarında anlattığım şeylerin edebiyattaki en uç hali burada duruyor. Meursault'yu bir DEHB'li olarak okumuyorum. Ama yanlış anda yanlış duyguyu gösterdiği için yargılanmış biri, kitabı başka bir yerinden okuyacaktır.
Sevilecek bir kahraman, net bir ahlak dersi ya da hızlı bir olay örgüsü arayan biri için uygun değil. Yakın zamanda bir yakınını kaybettiysen birinci bölüm ağır gelebilir, o zaman biraz bekle.
Raftaki yeri
Rafta iki yere değiyor. Felsefe tarafında Sisifos Söyleni'nin romanı. Edebiyat tarafında Suç ve Ceza ile ters bir çift: Raskolnikov'da cinayetten sonra vicdan yüzlerce sayfa büyüyor, Meursault'da vicdanın yokluğu mu, gösterilmeyişi mi sorusu mahkeme salonunda soruluyor.
Dönüşüm ile de bir bağı var. Gregor da Meursault da ailenin ve toplumun beklediği biçime uymadığı için dışarıda kalıyor, biri böcek olarak, biri ağlamayan oğul olarak. İnsanın Anlam Arayışı ise ters uçta duruyor: Frankl anlamın bulunabileceğini savunuyor, Camus anlam talebiyle dünyanın sessizliği arasındaki boşlukta kalmayı. İkisini art arda okumak kendi başına bir tartışma oluyor.
Filme de çekildi. Luchino Visconti'nin Lo Straniero uyarlaması 1967'de, Zeki Demirkubuz'un romandan beslenen Yazgı filmi 2001'de çıktı, François Ozon'un L'Étranger uyarlaması ise 2025 tarihli. Romanın ritmi sinemaya çevrilmesi zor bir ritim. Önce kitabı okumak, filmlerle karşılaştırmak için daha sağlam bir zemin veriyor.
Son söz
Yabancı annenin ölümüyle başlıyor ama yasla değil, yasın nasıl gösterileceğiyle ilgileniyor. Bence hala rahatsız etmesinin nedeni bu. Kitabı bitirince Meursault'yu affetmiyorsun ama onu yargılayanları da artık aynı rahatlıkla dinlemiyorsun.