Solaris
Stanisław Lem
Okyanus iletişim kurmuyor, kurmaya da çalışmıyor. Kitabın sorusu şu: anlaşılmayan bir şeyin varlığına tahammül edebiliyor musun?
Read this article in EnglishDiesen Artikel auf Deutsch lesenLire cet article en français
Bu yazıda 7 bölüm var
Solaris bir gezegen ve yüzeyi tek bir devasa okyanusla kaplı.
Okyanus hareket ediyor, dev yapılar üretiyor, gezegenin yörüngesini düzeltiyor. Bir tür zeka taşıdığı düşünülüyor.
İnsanlar yüz yıldır onu inceliyor. Hiçbir şey anlamamışlar.
Kelvin geliyor
Psikolog Kris Kelvin istasyona geliyor. Üç kişilik ekipten biri intihar etmiş, kalan ikisi tuhaf davranıyor.
Snaut korkmuş ve kaçamak konuşuyor. Sartorius kapısını kimseye açmıyor. İkisi de Kelvin'e bir şey söylemek istemiyor.
Ertesi sabah Kelvin uyandığında odasında Harey oturuyor: on yıl önce, Kelvin'le kavga ettikten sonra intihar etmiş karısı.
Okyanusun yaptığı
Okyanus, istasyondaki insanların zihninden en derin ve en utanç verici anıları çekip alıyor ve onları maddi olarak geri gönderiyor.
Her birinin bir “misafiri” var. Kimse kimseninkini görmek istemiyor; bu yüzden birbirlerinden saklanıyorlar.
Harey gerçek gibi: konuşuyor, hatırlıyor, üşüyor, korkuyor.
Ama gelen kadın Kelvin'in hatırladığı Harey. Kadının kendisi değil, adamın belleğindeki hali. Kelvin'in bilmediği hiçbir şeyi bilmiyor: elbisesinin düğmeleri yok, çünkü Kelvin o ayrıntıyı hatırlamıyor.
Kelvin onu bir roketle uzaya gönderiyor. Ertesi gün geri geliyor.
Beni asıl düşündüren
Harey oldu.
Kendisinin ne olduğunu yavaş yavaş anlıyor. Bir insan olmadığını. Bir anıdan yapıldığını. Kelvin'den uzaklaşamadığını: birkaç metre ötesine gidince panikliyor.
Ve en acısı: Kelvin'in ona duyduğu sevginin aslında suçluluk olduğunu.
Birinin senin hakkındaki fikrinden yapılmış olmak. Kendi başına bir varlığın olmaması, bir başkasının seni nasıl hatırladığından ibaret olmak.
Bu fikir bende günlerce durdu.
Harey kendini öldürmeye çalışıyor ve ölemiyor: vücudu yeniden birleşiyor. Sonunda Sartorius'un bulduğu bir yöntemle, kendi isteğiyle yok olmayı seçiyor.
O bölüm bir bilim kurgu romanından beklemeyeceğim kadar acıtıcı.
Lem'in asıl derdi
Bir uzaylı temas hikayesi yazmıyor.
Yazdığı şey şu: insanlar yabancı bir şeyle karşılaştıklarında onu anlamaya çalışmıyor, kendilerine benzetmeye çalışıyor.
Okyanus iletişim kurmuyor. Kurmaya da çalışmıyor. Belki insanların varlığını fark ediyor, belki etmiyor; belki bu “misafirler” bir mesaj, belki refleks.
Kitap bunu söylemiyor ve söylememesi asıl mesele.
İnsanlar bunu kabul edemiyor. Yüz yıl boyunca kuram üstüne kuram üretiyorlar.
Kütüphane bölümü
Kitabın ortasında uzun bölümler var: Solaris üzerine yazılmış kuramların tarihi. Hangi bilim insanı ne iddia etmiş, hangi teori nasıl çürütülmüş, hangi ekol hangi ekolle tartışmış.
Okurken bunları ağır buldum ve bir kısmını hızlı geçtim.
Bitirdikten sonra ne işe yaradıklarını anladım: insanlığın anlamadığı bir şey karşısında ne kadar çok konuştuğunun gösterimi. Kütüphaneler dolusu kitap, sıfır bilgi.
“Solaristik” diye bir bilim dalı kurulmuş ve hiçbir şey üretmemiş. Lem bunu bilerek sıkıcı yazmış.
Yine de bunu bilerek okumak, okurken bilmemekten iyi.
Sorunun kendisi
Kitabın sorduğu şey şu: anlaşılmayan bir şeyin varlığına tahammül edebiliyor musun?
Cevap hayır ve Lem bunu bir kusur olarak gösteriyor.
Kelvin sonunda gezegenin yüzeyine iniyor, okyanusa dokunuyor ve bekliyor. Hiçbir şey olmuyor. Kitap “hiçbir umut yok ama ben kalıyorum” diyen bir cümleyle bitiyor.
Filmleri
İki uyarlaması var: Tarkovski'nin 1972 filmi ve Soderbergh'in 2002 filmi.
İkisi de duygusal tarafı öne çıkarıyor: Kelvin ile Harey'in hikayesi merkeze geçiyor.
Kitapta o hikaye bir örnek. Asıl mesele felsefi ve filmlerde o taraf küçülüyor. Lem her iki filmden de memnun kalmadığını söylemişti.
Filmi izlediysen kitabı okumuş sayılmazsın; tersi için aynı şey söylenemez.
Üç yüz sayfa civarı.