Masumiyet Müzesi
Orhan Pamuk
Bir adam sevdiği kadının eşyalarını sekiz yıl boyunca biriktiriyor. Aşk romanı gibi duruyor; takıntının nasıl kendini aşk sanacağını anlatıyor.
Bu yazıda 5 bölüm var
Kemal zengin bir ailenin oğlu. Nişanlanmak üzere. Uzak akrabası Füsun'la karşılaşıyor ve her şey dağılıyor.
Sonra sekiz yıl boyunca Füsun'un ailesinin evine akşam yemeğine gidiyor. Sekiz yıl. Ve o evden eşya çalıyor: izmaritler, tuzluklar, saç tokaları, bardaklar.
Kitap ne yapıyor
Yüzeyde bir büyük aşk anlatısı. Kemal kendi hikâyesini böyle anlatıyor ve ikna edici anlatıyor.
Ama Pamuk okura, Kemal'in kendisi hakkında bilmediği şeyi gösteriyor. Kemal aşkı anlatırken aslında sahip olamadığı bir şeyin etrafında kurulmuş bir hayatı anlatıyor.
Sekiz yıl boyunca akşam yemeğine gitmek romantik değil. Dört bin altı yüz on üç izmarit biriktirmek de öyle.
Kitabın hüneri şurada: hem Kemal'in duygusunu gerçek olarak veriyor hem o duygunun ne hâle geldiğini görmeni sağlıyor. İkisini aynı anda tutuyor.
Füsun neredeyse hiç konuşmuyor
Bu, kitabın en çok tartışılan tarafı.
Füsun'un ne istediğini, ne düşündüğünü, kendi hayatını nasıl gördüğünü neredeyse hiç bilmiyoruz. Her şey Kemal'in gözünden geliyor.
Bunu bir eksiklik olarak okumak mümkün. Ama daha güçlü okuma şu: eksiklik kitabın konusu. Kemal, sekiz yıl boyunca sevdiğini söylediği kadını hiç merak etmiyor. Onu topluyor.
Sonunda Füsun ölüyor ve Kemal bir müze kuruyor. Ölen kişiyi bir koleksiyona çeviriyor.
Nesnelerin işi
Kitabın en özgün tarafı eşyalar.
Kemal bir nesneye dokunarak bir anı geri getirmeye çalışıyor. İzmarit, o akşamı; tuzluk, o masayı.
Bu, hafızanın nesnelere emanet edilmesi. Bir şeyi elde tutmadan hatırlayamamak.
İstanbul'da gerçekten bir Masumiyet Müzesi var; Pamuk kitapla birlikte kurdu ve içinde romanda geçen nesneler sergileniyor. Kitabın sonundaki bilet, müzeye giriş için geçerli.
Okuması nasıl
Uzun, altı yüz sayfayı aşıyor. Ve bilerek tekrarlı: aynı akşam yemekleri, aynı sokaklar, aynı bekleyiş.
Bu tekrar bazı okurları yoruyor. Yorması amaçlanmış olabilir; Kemal'in sekiz yılını okura biraz hissettiriyor.
Dili sade, cümleleri uzun. 1970'ler İstanbul'u çok ayrıntılı: hangi lokantaya kimin gittiği, hangi içkinin içildiği, hangi filmin oynadığı.
Sabırlı bir kitap ve sabır istiyor.
Bende ne bıraktı
Bu kitabı bitirdiğimde Kemal'e kızgındım ve kızgınlığımın Pamuk'un istediği şey olduğunu düşünüyorum.
İlk yüz sayfada Kemal'i anlıyordum. Ortasında sabrım tükendi. Sonunda ise başka bir şey oldu: onun anlattığı hikâyeyle, gerçekte yaptığı şey arasındaki mesafeyi gördüm ve o mesafe beni ürküttü.
Kemal sekiz yıl boyunca sevdiğini söylüyor. Ama Füsun'un ne istediğini bir kez bile merak etmiyor. Kadını topluyor. Ve bunu aşk sanıyor, hem de bütün samimiyetiyle.
Beni en çok düşündüren taraf burası: kendi hikâyesini anlatan biri, kendi hakkında en yanlış kaynak olabiliyor. Kemal yalan söylemiyor. Sadece kendini göremiyor.
Nesneler kısmı bana ayrıca dokundu. İzmaritler, tuzluklar, saç tokaları. Kemal bir şeyi elde tutmadan hatırlayamıyor ve bunu hastalıklı bir titizlik gibi anlatıyor herkes. Bana öyle gelmedi. Görmediğim şeyin var olduğuna inanmakta zorlanan biri olarak, bir anıyı bir nesneye emanet etmeyi fazlasıyla anlıyorum.
Fark şurada: ben eşyayı hatırlamak için göz hizasına koyuyorum. Kemal bir insanı eşyaya çeviriyor. Aradaki çizgi ince ve kitap tam o çizginin üstünde duruyor.
Altı yüz sayfa uzun mu? Uzun. Tekrarlı mı? Fazlasıyla. Ama sekiz yılın nasıl geçtiğini anlatmanın başka bir yolu yok galiba. Sıkıldığım sayfalar, kitabın bana bir şey yaptığı sayfalardı.