Kürk Mantolu Madonna
Sabahattin Ali
Sessiz bir memurun defteri açılıyor ve içinden koca bir hayat çıkıyor. Anlatıcıyla birlikte ben de kendi yargımı geri almak zorunda kaldım.
Read this article in EnglishDiesen Artikel auf Deutsch lesenLire cet article en français
Bu yazıda 7 bölüm var
Kitap silik bir adamla başlıyor.
Raif Efendi bir şirkette Almanca çevirmen. Kimseyle konuşmuyor, kimse onu ciddiye almıyor, evinde bile fazlalık gibi duruyor. Kalabalık bir evde yaşıyor: karısı, kızları, damadı, kayınbiraderi. Hepsi onun parasıyla geçiniyor ve hiçbiri ona saygı duymuyor.
Anlatıcı, işsiz kaldıktan sonra o şirkete giriyor ve Raif'in masasını paylaşıyor.
Ben de anlatıcıyla birlikte onu ilk elli sayfada geçiştirdim. Sonra defter açılıyor.
Defterin içi
Raif hastalanıyor ve anlatıcıya bir defter veriyor, yakmasını istiyor. Anlatıcı okuyor.
1920'lerin Berlin'i. Raif genç. Babası onu sabun üretimini öğrenmesi için göndermiş, o ise günlerini müzelerde ve kitapçılarda geçiriyor.
Bir sergide bir tabloya rastlıyor: kürk mantolu bir kadının otoportresi. Aylarca her gün o tablonun karşısına gidip oturuyor.
Sonra ressamla tanışıyor: Maria Puder.
Maria
Hiç beklemediğim bir karakter.
1943'te kitap olarak yayımlanmış bir romanda, kendi hayatını kuran, evlenmeyi reddeden, ne istediğini açıkça söyleyen bir kadın. Kendi resmini yapmış, gece kulübünde şarkı söyleyerek para kazanıyor, kimsenin kurtarmasına ihtiyacı yok.
İlişkideki eşitlik talebi de ona ait. Raif'e açıkça söylüyor: beni bir şeye benzetme, beni kurtarmaya çalışma, benden bir rol bekleme.
Erkeklerden yorulduğunu, hepsinin ondan bir şey istediğini anlatıyor. Raif'i farklı bulmasının sebebi de bu: Raif ondan hiçbir şey istemiyor.
Bir noktada ona “sen bir kadından çok bir çocuk gibisin” diyor ve bunu iltifat olarak söylüyor.
Raif'in yaptığı tek şey
Bu talebi kabul etmek.
Onu bir şeye çevirmeye çalışmıyor. Bir hikayenin içine yerleştirmiyor. Sahiplenmiyor.
Masumiyet Müzesi'ni okuduktan sonra buna daha çok dikkat ettim. Orada bir adam sevdiği kadını topluyor: eşyalarını biriktiriyor, hayatını izliyor, bir müzeye çeviriyor. Burada bir adam sevdiği kadını olduğu gibi bırakıyor.
İki kitabı arka arkaya okumak beklemediğim kadar öğretici oldu. İkisi de aynı soruyu soruyor: sevmekle sahiplenmek nerede ayrılıyor?
Beni yakalayan şey
Berlin bölümleri değil aslında. Yapı.
Bir insanın taşıdığı şeyin dışarıdan hiç görünmemesi.
Odada oturan sessiz memurun kim olduğunu kimse bilmiyor. Kimse sormuyor. Ve o da anlatmıyor.
Anlatmıyor, çünkü anlatmak açıklamayı gerektiriyor ve açıklamak yorucu. Bir yerden sonra “işte o kadar” diye tarif edilmeye razı oluyorsun, çünkü itiraz etmenin bedeli daha ağır geliyor.
Bunu bilmeyen var mı bilmiyorum. Ben fazlasıyla biliyorum.
Ayrılık ve sonrası
Raif babasının ölümü üzerine Türkiye'ye dönmek zorunda kalıyor. Maria'ya döneceğini söylüyor.
Yazıyor, cevap alamıyor. Aylarca bekliyor. Sonra vazgeçiyor, evleniyor, memur oluyor, sessizleşiyor.
Yıllar sonra Maria'nın akrabası çıkıyor ortaya: Maria hamileymiş, mektup yazmış ama ulaşmamış, doğumda ölmüş. Bir kızı var ve o kız yaşıyor.
Raif bunu öğreniyor. Kızını görüyor.
Ve hiçbir şey yapmıyor.
Defter orada bitiyor ve ben o noktada bir süre kitabı kapatamadım. Kaçırılmış bir hayatı, tam da onu kaçıran kişinin fark etmesi. Üstelik fark ettikten sonra bile hareket edememesi.
Sabahattin Ali
Kitap olarak yayımlanmasından beş yıl sonra, 1948'de, yurt dışına kaçmaya çalışırken öldürüldü. Kırk bir yaşındaydı.
Bunu bilerek okumak kitabı değiştiriyor mu bilmiyorum. Bende değiştirdi.
Nasıl bir okuma
İki yüz sayfa, dili hiç zorlamıyor. Bu listedeki en rahat okunan kitaplardan biri; bir günde bitiyor.
Duygusal olarak ise en ağırlarından. Kolay okunması hafif olduğu anlamına gelmiyor.
İlk elli sayfa yavaş ve o yavaşlık bilinçli: yazar Raif'i sıkıcı bulmanı istiyor ki defter açıldığında sen de anlatıcıyla aynı utancı hissedesin.