İçeriğe geç
Kitap Önerilerim

Huzur

Ahmet Hamdi Tanpınar

Savaşın eşiğindeki İstanbul'da bir aşk, bir hastalık, bir intihar ve bir türlü gelmeyen sükunet. Dört bölüm, her biri bir insanın adını taşıyor.

8 dakika okuma
Bu yazıda 13 bölüm var

Huzur, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 1949'da kitap olarak çıkan romanı. Önce gazetede yayımlandı: Cumhuriyet'te 22 Şubat ile 2 Haziran 1948 arasında tefrika edildi, ertesi yıl kitaplaştı.

Doğrulanmış bir Türkçe basımına ulaşamadım; özgün adıyla yazıyorum. İngilizce çevirisi A Mind at Peace adıyla Erdağ Göknar'ın çevirisiyle Archipelago Books'tan çıktı. Yayınevi sayfası Mart 2011 diyor, bazı kaynaklarda 2009 geçiyor. İngilizce baskı yaklaşık dört yüz elli sayfa, yani romanın kendisi de kalın.

Bu yazı kitabın bölüm yapısına, yayınevi tanıtımlarına ve yayımlanmış değerlendirmelere dayanıyor. Sayfaların içinden "şu cümle beni şöyle yaptı" demeyeceğim. Aşağıdaki yargılar, bu kaynakları okuyup romanı kendi rafıma yerleştirirken vardığım yargılar.

Tanpınar kimdi

1901'de İstanbul'da doğdu, 1962'de yine İstanbul'da öldü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Yahya Kemal'in öğrencisi oldu; hocasının edebiyata, estetiğe ve Türk tarihine bakışı onda kalıcı bir iz bıraktı. 1939'da yeni Türk edebiyatı profesörü oldu, 1943 ile 1946 arasında Maraş milletvekilliği yaptı.

Romancılığı onun işlerinden yalnızca biri. Şiir yazdı. Beş Şehir'i yazdı: Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul üzerine, 1946'da kitaplaşan denemeler. XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi'ni yazdı. Okurların çoğu onu en çok romanlarıyla ve "Bursa'da Zaman" şiiriyle tanıyor.

Sitede Saatleri Ayarlama Enstitüsü yazısında onun hiciv tarafını anlattım. Huzur o kitabın tam öbür ucunda duruyor: ağır, içe dönük, müzikle ve hafızayla örülü bir roman. Aynı yazarın iki ayrı odasına girmek gibi.

Tanpınar'ın ölümünden sonra kitapları daha çok okundu. TDV İslam Ansiklopedisi maddesi, okur ve eleştirmen ilgisinin özellikle 1970'lerden sonra büyüdüğünü söylüyor.

Çıkış fikri ve bağlamı

Roman, İkinci Dünya Savaşı'nın başladığı güne doğru ilerleyen bir İstanbul'da geçiyor. Kurtuluş Savaşı'nın ve cumhuriyetin ilk yıllarının ardından, Osmanlı İstanbul'unun izleri hala sokaklarda ve kulaklarda duruyor. Kahramanı Mümtaz'ın dünyası da bu iki parçadan oluşuyor: bir tarafta eski müzik, eski mahalleler, eski terbiye, öbür tarafta Batı edebiyatı ve soyut düşünce.

Başlıktaki kelime Arapça kökenli, Osmanlı'dan miras bir dinginlik ideali. Kaynaklar başlığın ironik olduğunu belirtiyor, çünkü romanın havası gergin ve melankolik, Mümtaz da huzura hiç ulaşmıyor.

1949'un edebiyat ortamı bu tona pek sıcak değildi. O yıllarda toplumcu gerçekçilik ve cumhuriyetçi iyimserlik ağır basıyordu. Geçmişe bakan, melankolik, iç dünyayla ilgilenen bir romanı geride kalmış saydılar. Sonraki okumalar bu hükmü tersine çevirdi. Eleştirmen Şükran Kurdakul'un başta Tanpınar'ın düzyazısına pek övgü ayırmadığı, sonradan yeniden değerlendirmeyle romanın yirminci yüzyıl Türk edebiyatının başyapıtlarından biri sayıldığı aktarılıyor.

Romanın bir de arka planı var. Tanpınar Mahur Beste, Huzur ve Sahnenin Dışındakiler'i bir tür üçleme olarak düşünmüş. Mahur Beste 1944'te tefrika edilmiş, kitap olarak 1975'te çıkmış. Vikipedi'ye göre Nuran, Mahur Beste'deki Talat Bey'in torunu. Bu bağı kendi gözümle sınayamadım, ama üç romanın birbirine bağlandığı konusunda kaynaklar hemfikir.

Dört bölüm, dört isim

İlk bakışta en dikkat çeken şey yapı: roman dört bölüme ayrılıyor ve bölümlerin adları karakter adları. İhsan, Nuran, Suat, Mümtaz. Bölümler olayları değil, bakış noktalarını sıralıyor.

Eleştirmen Berna Moran dört bölümü ruh haline göre okumuş: ilki sıkıntılı, ikincisi neşeli, üçüncüsü melankolik, dördüncüsü yeniden çok sıkıntılı. Tanpınar'ın romanın bir senfoniye benzemesini istemiş olabileceğini de ekliyor. Bu okuma bana kitabı nasıl tutmam gerektiğini söylüyor: bir olay zinciri gibi değil, dört hareketli bir parça gibi.

Aşağıdaki gezinti, okuduğum özetlere ve değerlendirmelere göre. Sahne sahne değil, bölüm bölüm.

İhsan: bir ev, bir hastalık

İlk bölümde Mümtaz var. Yirmi yedi yaşında, edebiyat fakültesinde asistan. Ailesini Kurtuluş Savaşı yıllarında kaybetmiş ve İstanbul'a, akrabası İhsan'ın yanına gelmiş. İhsan ona hem akraba hem hoca hem büyük kardeş. Ve ağır hasta.

Özetlere göre bu bölümde Mümtaz şehirde dolaşıyor, geçmişi geri geliyor: eski bir sevgili, babasının ölümü, ardından annesinin ölümü. Yani roman olay örgüsüne girmeden önce bir ev ve bir hafıza kuruyor. Bölümün adının İhsan olması da anlamlı. Mümtaz'ın hayatı, onun kurduğu çerçevenin içinde ilerliyor.

Bence romanın yapı kararı burada okunuyor. Ana kahramanın adını taşımayan bir ilk bölüm, kitaba "bu hikaye yalnızca bir adamın hikayesi değil" diyor.

Nuran: aşk ve engeller

İkinci bölümde Nuran giriyor. Boşanmış, geleneksel müzik ustalarından gelen bir ailenin kızı ve kendisi de şarkı söylüyor. Mümtaz'la ilişkisinin önünde iki engel var: kızı ikinci bir evliliğe karşı çıkıyor ve boşanmanın ardından yasal bir bekleme süresi var.

Romanın merkezindeki gerilim bence burada kuruluyor. Mümtaz Baudelaire'i, soyut düşünceyi seven biri. Nuran ise eski müziğin kendi dilini konuşan biri. Aşkları bu iki dünyanın karşılaşması gibi duruyor, ve kitap aşkı hiçbir zaman şehirden ve şarkıdan ayırmıyor.

Berna Moran'ın bu bölüm için dediği "neşeli" kelimesi önemli, çünkü romanın dört bölümü içinde en hafif ruh hali bu. Bence bu hafiflik, sonradan gelen ağırlığı daha da hissedilir kılıyor.

Suat: bir gölge

Üçüncü bölümde Mümtaz ve Nuran müzikli akşam yemeklerine gidiyor. Şiir ve kimlik üzerine konuşmalar yapılıyor. Nuran şehirde kışlık bir ev düzenliyor. Değerlendirmelerde bu bölümün bir müzikli akşamı öne çıkarıldığı görülüyor: Nuran'ın o akşama katılması, çiftin arasındaki büyüyen duygusal mesafeyi gösteriyor diye okunuyor.

Sonra Suat giriyor. Nuran'a eskiden beri hayran olan, okuldan tanıdık biri. Özetlere göre Suat, Nuran'ın evinde intihar ediyor. Nuran bunu bir kader işareti olarak okuyor ve Mümtaz'la nişanı bitiriyor.

Burada kitabın ne yaptığına dikkat ediyorum: romanın en sert olayı bir bölüme adını veriyor ve o bölüm yine de bir başkasının, Nuran'ın kararıyla kapanıyor. Suat'ın kendisi romanda az konuşuyor. Tanpınar'ın bir söyleşide Suat'ı romanda yeterince işleyemediğini söylediği ve ayrı bir mektup kitabı yazacağını belirttiği aktarılıyor. Kitabı yazmış ama yayımlamamış. Handan İnci'nin Dergah'tan 2018'de çıkan Suat'ın Mektubu adlı kitabı, arşivde bulunan bu malzemeye dayanıyor. Yani yazarın kendisi de bu karakterin romanda yarım kaldığını düşünmüş.

Mümtaz: son gece

Dördüncü bölümde İhsan'ın durumu ağırlaşıyor. Mümtaz gece doktor aramak için dışarı çıkıyor, bir askeri doktorla konuşuyor ve konuşma hastanın durumundan siyasetin gidişatına uzanıyor. Şafakta ilaç almaya gidiyor, Suat'ın hayaletini görüyor ve kaçarken ilaçları kırıyor. Askeri doktor ona İhsan'ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını söylüyor.

Roman, Mümtaz'ın radyodan İkinci Dünya Savaşı'nın başladığını duymasıyla bitiyor. Kişisel çöküş ile tarihin kırılması aynı yerde birleşiyor. Büyük olayı sahneye çıkarmıyor, bir radyo sesine bırakıyor. Bunu iyi bir karar sayıyorum.

Zamanın kitabı

Roman doğrusal ilerlemiyor. Geçmiş, şimdi ve ima edilen gelecek iç içe giriyor. Kaynaklar bunu Henri Bergson'un ölçülen zaman ile yaşanan süre ayrımıyla ilişkilendiriyor: saatin gösterdiği zaman ile insanın içinde akan zaman aynı şey değil.

Bu fikir bana yabancı gelmiyor. Sitede zaman körlüğü üzerine yazarken saatin bilgisi ile sürenin hissi arasındaki farkı anlatmıştım. Tanpınar'ın derdi elbette tanı koymak değildi, ama ortak nokta şu: zamanı ölçmek ile onu yaşamak aynı şey olmuyor. Aynı yazarın saat hicvi ile bu romanın zaman anlayışının yan yana okunabilmesi de bu yüzden.

En güçlü yönleri

İstanbul. Orhan Pamuk'un bu romanı İstanbul hakkında yazılmış en önemli roman olarak andığı aktarılıyor. Şehir burada fon olarak durmuyor, Mümtaz ve Nuran'ın duygularının parçası. Pamuk'un hüzün kavramıyla anılan İstanbul melankolisi romanda sürekli var. Sitede Masumiyet Müzesi yazısında Pamuk'un kendi İstanbul'unu anlattım. İki kitabı yan yana düşünmek ilginç.

Müzik. Moran'ın senfoni benzetmesi ve Nuran'ın şarkıları kitabın müzikle kurulduğunu düşündürüyor. Roman müzikten söz etmekle kalmıyor, bölümlerin duygusal akışıyla bir müzik parçasının yapısını kurmaya çalışıyor gibi görünüyor. Bunu bence kitabın en özgün yanı olarak okumak mümkün.

Psikolojik derinlik. Mehmet Kaplan romanın en büyük değerini olaylarında değil, psikolojik içeriğinde buluyor. Katılıyorum: bir intiharın, bir hastalığın ve bir ayrılığın etrafında dönen bir kitabı ayakta tutan şey olay örgüsü olamaz.

Başlığın ironisi. Huzur kelimesi dinginlik demek, roman ise huzura ulaşılamamasını anlatıyor. Sitedeki ataraxia günlüğü dinginliğin aranarak bulunmadığını anlatıyordu. Tanpınar bunu bir roman uzunluğunda gösteriyor gibi.

Zayıf yanları ve eleştiriler

Yayımlanmış değerlendirmelerde tekrar eden şikayet, anlatının dağınıklığı ve düzyazının yoğunluğu. The Austin Chronicle romanın tarihsel önemini ve açılışını överken odağı dağınık bulmuş. Frankfurter Allgemeine Zeitung romanı yirminci yüzyıl Türk edebiyatında yüksek sıraya koymuş, ama yüksek üslubu ve ruhani bölümleri uzak bulmuş. Deutschlandfunk romanı iki parça gibi okumuş: güzel ama sonuçsuz kalan bir aşk hikayesi ve ara sıra giren Türk kimliği tartışmaları.

Bu eleştiriler ortak bir noktaya işaret ediyor. Kimlik, Doğu ile Batı ve gelenek tartışmaları aşk hikayesinin içinden doğal akmıyor, bazen araya giriyor gibi okunuyor. Bunu kendi okumamdan değil, bu değerlendirmelerden söylüyorum. Bence romanın en büyük iddiası ile en büyük riski aynı yerde: her şeyi aynı kitaba sığdırmak.

Ulysses ile yapılan karşılaştırmaya da değinmem gerek. Genç bir kahraman, şehir ve iç monolog ortak noktalar. Ama kaynaklarda bu benzerliğin yüzeysel olduğu, Kavafis'in daha yerinde bir karşılaştırma olduğu söyleniyor. Katılıyorum: Huzur'u Joyce'a bağlamak, kitabı yanlış rafa koymak olur.

Bir de dil var. Cümleler uzun, tamlamalar yoğun. Sitede DEHB'de kitap okumak neden zor yazısında anlattığım gibi, uzun cümleyi sonuna kadar zihinde tutmak çalışma belleğini yoruyor. DEHB'li bir okur olarak bu kitabı bir oturuşta bitirilecek bir roman gibi görmüyorum. Bölümlerin karakter adlarıyla ayrılması işi kolaylaştırıyor: her bölüm kendi içinde bir durak.

Kimin için, kimin için değil

Edebiyatı ritim ve ruh hali için okuyanlara. Olayın hızıyla değil, bir insanın iç dünyasının yavaşça açılmasıyla ilgilenenlere. İstanbul'u bir fon değil bir karakter olarak okumayı sevenlere.

Hızlı bir hikaye bekleyen, her bölümde yeni bir olay arayan biri için zor bir roman. Okuma alışkanlığı henüz oturmamış biri için de ilk kitap olarak önermem. Önce kısa bir kitapla ritim kurmak daha iyi.

Aşk romanı beklentisiyle gelen okuru da uyarmam gerekiyor. Kitap bir aşkın başarısızlığını anlatıyor ve odak, bence, aşkın kendisinden çok onu çevreleyen zamanda ve şehirde.

Rafın içindeki yeri

Tanpınar'ın rafımdaki öbür kitabı Saatleri Ayarlama Enstitüsü: biri hicveden, biri ağıt tutan taraf. Hangisiyle başlayacağın, hangi ruh halinde olduğuna bağlı.

Zaman ve hafıza açısından Mrs Dalloway ve Swann'ların Tarafı ile aynı soruyla uğraşıyor: bir insan geçmişini şimdiye nasıl taşıyor. Divan şiirine ve Şeyh Galib'e ilgi duyuyorsan, Tanpınar'ın Galib hakkında yazdıklarına Hüsn ü Aşk yazısında değindim.

Benim tavrım

Huzur'u bir olay romanı olarak değil, bir ruh halinin kitabı olarak okuyorum. Kitap huzura ulaşmıyor, ama huzursuzluğa bir ad veriyor ve sonunda tarihin bir radyo sesiyle araya girmesine izin veriyor. Bu bana yeterince dürüst geliyor. Dört bölüm boyunca bir insanı onunla yan yana yürüyerek izlemek, ona çözüm vermekten daha değerli bir şey olabilir.