Analitik felsefe neden bu kadar kuru görünür?
Açık yazmanın bir üslup tercihi değil, ahlaki bir tutum olduğu fikri. Analitik geleneğin kuruluğu nereden geliyor ve bu kuruluk neyi koruyor?
Bu yazıda 12 bölüm var
Bu yazıyı site için hazırladım, bir ders ödevi değil. Bölümdeki metinlerin nereden geldiğini girişte ayrı ayrı yazdım.
Analitik felsefe metinleriyle ilk karşılaşan çoğu kişinin tepkisi aynı oluyor: bu kadar kuru olmak zorunda mı?
Sayfa numaralı önermeler, harflerle gösterilen örnekler, "p ise q" biçiminde cümleler, bir paragraf boyunca tek bir kelimenin ne anlama geldiğinin tartışılması. Bir de o meşhur kuruluk: kimse kimseyi etkilemeye çalışmıyor gibi.
Ben bu kuruluğu uzun süre bir eksiklik sandım. Sonra tam tersi olduğunu düşünmeye başladım. Bu yazı o fikir değişiminin nedenini anlatıyor.
Kuruluk nereden geliyor
Geleneğin kuruluğu bir üslup tercihi değil; bir tarihin sonucu.
Frege (1879) matematiğin temellerini kurmaya çalışırken gündelik dilin bu iş için yetersiz olduğunu gördü. "Her sayının bir ardılı vardır" gibi bir cümle, gündelik dilde birden fazla okumaya açık ve hangi okumanın kastedildiği çoğu zaman belirsiz. Frege'nin çözümü, belirsizliği ortadan kaldıran bir gösterim geliştirmek oldu.
Russell (1905) aynı yöntemi felsefi bir soruna uyguladı. "Fransa'nın şimdiki kralı keldir" cümlesi doğru mu, yanlış mı? Fransa'nın kralı yok. Cümle yanlışsa, değilinin doğru olması gerekir: "Fransa'nın şimdiki kralı kel değildir." O da yanlış görünüyor. Russell'ın çözümü, cümlenin yüzeydeki biçiminin mantıksal biçimini gizlediğini göstermek oldu.
Buradaki hamle, felsefenin sonraki yüz yılını belirledi. Bir soru çözülemiyorsa, belki de sorunun kendisi bulanık kurulmuştur. Önce cümleyi netleştir, sonra bak: soru hâlâ duruyor mu?
Kuruluk neyi koruyor
Şimdi asıl söylemek istediğim yere geliyorum.
Açık yazmak, okuru korumak demek. Bulanık bir cümle, yazarın lehine çalışan bir cümledir. Neyi iddia ettiği belli olmayan bir metin yanlışlanamaz; yanlışlanamayan bir metin de tartışılamaz. Tartışılamayan bir metin karşısında okurun yapabileceği tek şey ya inanmak ya da geçmektir.
Analitik gelenekte bulanıklık bir kusur sayılır. Bu, dışarıdan bakıldığında soğuk bir kural gibi görünüyor. Bana ise ahlaki bir tutum gibi görünüyor: yazar, kendini savunmasız bırakıyor. İddiasını öyle kuruyor ki, yanlışsa yanlış olduğu gösterilebilsin.
Bir metnin değeri, yanlışlanabilir olmasıyla artar. Anlaşılmayan bir metin yanlışlanamaz, o yüzden hiçbir şey kazandırmaz.
Bu yüzden analitik metinlerde şu yapıyı sık görürsün: önce tez tek cümlede söylenir, sonra terimler tanımlanır, sonra teze karşı en güçlü itiraz kurulur ve ancak ondan sonra savunma gelir.
En güçlü itirazı yazarın kendisinin kurması, bu geleneğin en sevdiğim yanı. Kendi metnine karşı çalışıyorsun.
Bir örnek üzerinden yöntem
Soyut konuşmak yerine tek bir örneği sonuna kadar götürmek istiyorum, çünkü yöntemin ne olduğu ancak işlerken görülüyor.
Russell'ın (1905) ele aldığı cümleye dönelim: "Fransa'nın şimdiki kralı keldir."
Gündelik sezgi şunu söylüyor: cümle bir şey hakkında ve o şey yok. Peki cümle ne? Anlamsız diyemiyoruz, çünkü anlıyoruz. Doğru diyemiyoruz. Yanlış dersek, değilinin doğru olması gerekiyor: "Fransa'nın şimdiki kralı kel değildir." O da yanlış görünüyor. İki cümle de yanlışsa, klasik mantığın temel bir kuralı çiğneniyor gibi.
Russell'ın hamlesi, cümlenin dilbilgisel biçimiyle mantıksal biçiminin aynı olmadığını göstermek oldu. Cümle aslında tek bir şeyi değil, üç şeyi birden iddia ediyor:
- Fransa'nın bir kralı vardır.
- Bundan fazlası yoktur.
- O kişi keldir.
Bu okumada cümle basitçe yanlış, çünkü birinci iddia yanlış. Değili ise ikiye ayrılıyor: ya "öyle bir kral var ve kel değil" (yanlış) ya da "öyle bir kral olduğu doğru değil" (doğru). İki okuma vardı ve gündelik dil bunları aynı cümleye sıkıştırdığı için sorun görünüyordu.
Şimdi dikkat: burada yapılan şey yeni bir bilgi bulmak değil. Cümlenin ne dediğini açık hale getirmek. Sorun, dünyada değil ifadedeydi.
Bu, analitik geleneğin imzası. Bir felsefi problemle karşılaşınca ilk yapılan iş, problemin gerçekten bir problem mi yoksa bir ifade kazası mı olduğunu sınamak.
Yöntemin kendi sınırı da aynı örnekte görülüyor. Strawson (1950) Russell'a itiraz etti: gündelik konuşmada böyle bir cümle kurulduğunda, kralın varlığı iddia edilmiyor, varsayılıyor. Varsayım yanlışsa cümle yanlış olmuyor; doğruluk sorusu hiç doğmuyor. Bu itiraz, mantıksal biçime indirgemenin her zaman gündelik kullanımı doğru tarif etmediğini gösterdi ve geleneğin içinde yeni bir kol açtı.
Çözümleme paradoksu
Geleneğin adında duran kelime bile tartışmalı ve bu tartışma bana çok şey öğretti.
Bir kavramı çözümlemek ne demek? "Bekâr, evlenmemiş yetişkin erkektir" gibi bir cümle düşün. Bu cümle doğruysa, iki taraf aynı şeyi söylüyor demektir. Aynı şeyi söylüyorsa, cümle bize hiçbir şey öğretmiyor. Öğretiyorsa, iki taraf aynı şeyi söylemiyor demektir ve çözümleme yanlış.
Buna çözümleme paradoksu deniyor. Kulağa kelime oyunu gibi geliyor ama ciddi bir sonucu var: bilgilendirici olan her çözümleme, tam olarak eşdeğer olmadığı için bilgilendiricidir.
Moore'un (1903) açık soru argümanı da aynı yapıyı kullanıyor. Biri "iyi, hazza yol açan demektir" derse, şunu sorabiliriz: "Bu hazza yol açıyor, ama iyi mi?" Soru anlamlıysa, iki kavram aynı değildir. Moore bunu doğalcı ahlak kuramlarına karşı kullandı ve yirminci yüzyıl ahlak felsefesinin yönünü değiştirdi.
Bu argümanın gücü de zayıflığı da aynı yerden geliyor: bir kavramın başka kavramlarla eşdeğer olmadığını göstermek kolay, o kavramın ne olduğunu söylemek zor.
Dile dönüş ve sonrası
Yirminci yüzyılın ortasında geleneğin merkezinde dil vardı. Felsefi sorunların dilin yanlış kullanımından doğduğu fikri o kadar yaygınlaştı ki, felsefenin işinin dil çözümlemesi olduğu söylendi.
Bugün durum değişti. Williamson (2007), analitik felsefenin dille sınırlı olmadığını, hatta olmaması gerektiğini savunuyor: metafizik sorular gerçek sorular ve titiz yöntemlerle ele alınabilirler. Glock (2008), geleneğin ne bir tez ne bir yöntem olduğunu, bir aile benzerliği olduğunu gösteriyor; ortak olan şey belirli filozoflara bağlılık ve belirli bir üslup.
Bu yüzden "analitik felsefe dil felsefesidir" tanımı artık doğru değil. Bugün analitik yöntemle metafizik, ahlak, siyaset ve din felsefesi yapılıyor.
Geleneğin kendini eleştirme biçimi de değişti. Deneysel felsefe, filozofların dayandığı sezgilerin sanıldığı kadar evrensel olmayabileceğini savunuyor. Doğalcılık, felsefenin bilimden bağımsız bir bilgi kaynağı olmadığını iddia ediyor. İkisi de gelenek içinden çıkan ve geleneği sarsan hareketler.
Kuru üslubun okurla ilişkisi
Bir noktayı daha açmak istiyorum, çünkü bu yazının başlığı üsluptan söz ediyor.
Süslü yazmak okurla bir tür sözleşme kurar: "beni takip et, güzel bir yere varacağız." Kuru yazmak başka bir sözleşme kurar: "bak, iddiam bu, gerekçem bu, nerede hata var söyle."
İkincisi daha alçakgönüllü bir sözleşme, ama okura daha çok yetki veriyor. Okur, metnin hakemi haline geliyor.
Bunun bir bedeli var: metin sevilmeyebilir. Kimse bir mantık makalesini duygulandığı için okumuyor. Ama sevilmek metnin işi değil; sınanabilir olmak işi.
Bir de şu var. Açık yazmak, yazarın kendi düşüncesini de sınamasını sağlıyor. Bulanık bir paragraf yazdığımda çoğu zaman sebebi üslup değil; o kısmı gerçekten düşünmemiş olmam. Cümleyi düzeltmeye çalışırken düşüncenin eksik olduğunu fark ediyorum. Bu yüzden açıklık, yazma sırasında çalışan bir hata ayıklama aracı gibi.
Kuruluğun bedeli
Dürüst olmak gerekirse bu tutumun bir bedeli var ve onu yazmadan geçemem.
Konu daralması. Netleştirilebilen soruları seçme eğilimi, netleştirilemeyen ama önemli soruları dışarıda bırakabiliyor. Carnap (1932) gibi erken dönem isimleri, metafiziğin büyük kısmını anlamsız ilan edecek kadar ileri gitti. Bugün o tutumun aşırı olduğu kabul ediliyor; Strawson (1959) gibi isimler metafiziği geri getirdi.
Teknikleşme. Bir tartışma yeterince uzun sürdüğünde, dışarıdan bakan biri için girilemez hale geliyor. Terimler birikiyor, literatür katmanlaşıyor ve yazılar yalnızca o tartışmayı izleyenler için yazılmaya başlıyor.
İyi yazılmış olmanın doğru olmakla karıştırılması. Bir argümanın biçimsel olarak düzgün kurulması, öncüllerinin doğru olduğu anlamına gelmiyor. Netlik, yanlış bir iddiayı da net hale getiriyor.
Quine'ın (1951) analitik-sentetik ayrımına yönelttiği eleştiri, geleneğin kendi içinden gelen bu tür özeleştirilerin en ünlüsü. Wittgenstein'ın (1953) sonraki dönem çalışmaları da, erken analitik felsefenin dil anlayışını içeriden yıktı.
Bunu bir zayıflık olarak değil, sağlık işareti olarak okuyorum: kendi temel varsayımını yıkan bir metnin gelenek içinde klasik sayılması, o geleneğin dogmatik olmadığını gösteriyor.
Kuruluk soğukluk değil
Sık yapılan bir karıştırma var: açık yazmak ile mesafeli olmak aynı şey sanılıyor.
Değil. Analitik metinlerde duygu yok denmez; duygu argümanın yerine geçmez denir. İkisi farklı.
Bir metin hem sana neden önemsediğini anlatabilir hem de iddiasını yanlışlanabilir biçimde kurabilir. Zaten iyi metinler bunu yapıyor. Moore'un (1903) açık soru argümanını yazarken yaptığı şey teknik ama arkasındaki kaygı çok somut: "iyi" kelimesinin doğal bir özelliğe indirgenmesi, ahlaki tartışmayı kapatır.
Bu yüzden bu bölümde yazacağım metinlerin çoğu iki sesle yazılacak. Birinci ses, neden bu soruyu sorduğumu anlatan ses. İkinci ses, iddiayı test eden ses. Birincisi olmadan metin soğuk, ikincisi olmadan metin işe yaramaz oluyor.
Neden bu benim işime yarıyor
Kişisel bir not düşmem gerekiyor, çünkü bu bölümü açma sebebim de bu.
Dikkatin kolay dağıldığı bir kafayla okuma yaparken, en çok işe yarayan metinler açık kurulmuş metinler oldu. Nerede olduğumu bilmek, bir sonraki paragrafın neyi yapacağını tahmin edebilmek, tezin nerede durduğunu görebilmek; bunların hepsi okumayı taşınabilir kılıyor.
Süslü yazılmış bir metinde ben kayboluyorum. Kaybolduğumda da bunu kendi dikkatsizliğime yoruyordum uzun süre. Sonra fark ettim ki bazı metinler gerçekten yolu göstermiyor.
Analitik geleneğin bana verdiği en somut şey bu oldu: bir metin anlaşılmıyorsa, kusur her zaman okurda değil.
Geleneğin içinden gelen üç itiraz
Bir geleneği savunurken en dürüst yol, ona yöneltilen en güçlü itirazları kendi ağzından aktarmak. Üçünü seçiyorum.
Quine'ın itirazı. Erken analitik felsefe, analitik doğrular (anlam gereği doğru olanlar) ile sentetik doğrular (dünyaya bakarak doğrulananlar) arasında keskin bir ayrım varsaydı. Quine (1951) bu ayrımın savunulamaz olduğunu gösterdi: "analitik" kavramını tanımlamak için eşanlamlılığa, eşanlamlılığı tanımlamak için analitikliğe başvuruyoruz. Sonuç, geleneğin kendi zemininin bir kısmını kaybetmesi oldu. Quine'ın çıkardığı sonuç radikaldi: hiçbir inancımız tek başına sınanmıyor, bilgimiz bir ağ olarak dünyaya çarpıyor.
Wittgenstein'ın itirazı. Kendi erken dönem çalışmasının dil anlayışını sonradan yıktı. Felsefi Soruşturmalar'da (1953) anlamın, kelimenin karşılık geldiği nesne değil, kelimenin kullanımı olduğunu savundu. Buradan çıkan sonuç, çözümleme projesinin kendisini sarsıyor: eğer anlam kullanımsa, kavramların kesin sınırları olmayabilir ve tanım aramak yanlış bir beklenti olabilir.
Deneysel felsefenin itirazı. Analitik argümanların büyük kısmı, düşünce deneylerine verilen sezgisel tepkilere dayanıyor. Bu tepkilerin kültürden kültüre ya da sunum sırasına göre değişebildiğini gösteren çalışmalar, veri tabanının sanıldığı kadar sağlam olmadığını düşündürüyor. Tartışma sürüyor; sonraki çalışmalar bazı alanlarda beklenenden çok daha fazla uzlaşma buldu. Ama yöntemsel uyarı yerinde duruyor: sezgi kanıt olarak kullanılıyorsa, sezginin kendisi de incelenmeli.
Bu üç itirazın ortak yanı, gelenek dışından değil içinden gelmiş olmaları. Bunu geleneğin lehine sayıyorum. Kendi temel varsayımını yıkan metni klasik ilan eden bir alan, en azından dürüst.
Peki bu bize ne kazandırıyor
Bütün bunlardan sonra sorulması gereken soru şu: bu titizlik gerçekten bir şey üretiyor mu, yoksa kendi içinde dönen bir uğraş mı?
Bence üç şey üretiyor.
Ayrım üretiyor. Bir tartışmayı kilitleyen şey çoğu zaman iki farklı sorunun aynı kelimeyle sorulmasıdır. "Özgür müyüz" sorusu, "belirlenmemiş miyiz" ve "sorumlu tutulabilir miyiz" sorularına ayrıldığında tartışma bir anda ilerlemeye başlıyor. Bu ayrımları üreten şey titizlik.
Argüman haritası üretiyor. Bir pozisyonun hangi öncüle dayandığı yazıldığında, itiraz edecek kişi nereye vuracağını biliyor. Tartışmanın kümülatif olması bunu gerektiriyor.
Zihinsel alışkanlık üretiyor. Bu, benim için en değerlisi. "Bu doğruysa, hangi durumda yanlış olurdu?" sorusu felsefe dışında da çalışıyor: bir haberi okurken, bir iddiayı değerlendirirken, kendi kararlarımı gözden geçirirken.
Sitedeki DEHB yazılarında kaynak göstermemin, kanıtın zayıf olduğu yerde bunu açıkça yazmamın ve her yönteme "ne zaman işe yaramaz" bölümü koymamın sebebi bu alışkanlık. Felsefeden bana kalan en somut şey, bir konuda haklı olmanın yolunun karşı tarafı en güçlü haliyle kurmaktan geçtiği fikri.
Kapanış
Analitik felsefe kuru görünüyor, çünkü süslemeyi bilerek dışarıda bırakıyor. Bunun sebebi soğukluk değil, bir tür dürüstlük: iddiasını açık söyleyen yazar, yanlışlanma riskini üstleniyor.
Bedeli var. Bazı sorular bu yöntemle ele alınamıyor ve gelenek zaman zaman kendi tekniğine hapsoluyor. Ama kazandırdığı şey, bence bedelinden büyük: neyi iddia ettiğini bilen, karşı çıkılabilen, üzerine konuşulabilen metinler.
Bu bölümde yazacaklarım da o kurala tabi. Bir cümleme katılmıyorsan, nereye katılmadığını gösterebilecek kadar açık yazmaya çalışacağım. Bu, benim okura verebileceğim en iyi şey.