İçeriğe geç
Felsefe Yazılarım

Yarın uyanan kişi neden ben olacağım?

Kişi özdeşliği tartışması: bellek, süreklilik ve Parfit'in 'özdeşlik önemli olan şey değil' iddiası. Türkçe tartışma metni.

9 dakika okumaUzun
Bu yazıda 10 bölüm var

Bu yazıyı site için hazırladım, bir ders ödevi değil. Bölümdeki metinlerin nereden geldiğini girişte ayrı ayrı yazdım.


Yarın sabah uyanacak bir kişi var ve o kişinin ben olacağımı düşünüyorum. Bu düşünceye o kadar güveniyorum ki, bugünkü kararlarımı ona göre veriyorum: para biriktiriyorum, randevu alıyorum, yarın canımın sıkılmaması için bugünden bir şeyler yapıyorum.

Peki bu güven neye dayanıyor? Yarın uyanan kişiyi ben yapan şey nedir?

Bu soru bana felsefenin en az soyut sorularından biri gibi geliyor, çünkü cevabı doğrudan neyi önemsediğimizi belirliyor.

Basit görüş: bölünmeyen bir ben

Tartışmaya girmeden önce en eski cevabı yazmak gerekiyor, çünkü çoğu insanın sezgisi hâlâ orada duruyor.

Basit görüşe göre kişi, parçalardan oluşmayan bir şey: bir ruh, bir töz, bölünemeyen bir özne. Özdeşlik bu tözün sürmesiyle sağlanıyor ve bu yüzden her zaman kesin bir cevabı var. Yarın uyanan kişi ya sensin ya değil; arada derece yok.

Bu görüşün en güçlü tarafı, sezgiyle uyumu. "Ben yarım kişi olabilir miyim" sorusu saçma geliyor.

En zayıf tarafı ise sınanamaz olması. Böyle bir töz varsa, onun sürüp sürmediğini nasıl anlarız? Bütün psikolojik ve bedensel göstergeler aynı kalırken tözün değiştiği bir durum düşünülebiliyorsa, o zaman göstergelerin hiçbiri bize özdeşlik hakkında bilgi vermiyor demektir. Bu sonuç, kendi hayatımız hakkındaki en temel bilgiyi erişilemez kılıyor.

Locke'un katkısı tam da burada: kişi kavramını tözden ayırdı. Ona göre "kişi" adli bir kavram; sorumluluk, ceza ve ödül için kullanılıyor. Bu yüzden özdeşliğin ölçütü de bilinçle ilgili olmalı, görünmeyen bir tözle değil.

Bu ayrımı çok değerli buluyorum. Soruyu metafizikten pratiğe taşıyor: kişi kavramını neden kullanıyoruz, hangi işi görüyor?

Bellek cevabı ve çöküşü

Locke'un (1694) cevabı bellek: bugünkü kişi, dünkü deneyimleri hatırlayabildiği ölçüde dünkü kişiyle aynı kişidir. Kişiyi sürdüren şey beden değil, bilincin geriye uzanması.

Fikir sezgisel. Ama Reid (1785) ünlü bir karşı örnek verdi. Yaşlı general, genç subayken aldığı madalyayı hatırlıyor. Genç subay, çocukken bahçede meyve çaldığını hatırlıyor. Yaşlı general ise çocukluktaki o olayı hatırlamıyor.

Locke'un ölçütüne göre general subayla aynı kişi, subay çocukla aynı kişi, ama general çocukla aynı kişi değil. Özdeşlik geçişli olmak zorunda; bu ölçüt geçişliliği bozuyor.

Çözüm, doğrudan bellek yerine bellek zinciri kullanmak: aradaki halkalar birbirine bağlıysa uçlar da bağlıdır. Buna psikolojik süreklilik deniyor ve bugün tartışılan hali bu.

İkinci itiraz daha derin: bellek özdeşliği açıklayamaz, çünkü bir anıyı benim anım yapan şey zaten o olayın başıma gelmiş olması. Açıklamak istediğimiz şeyi açıklamada kullanıyoruz. Shoemaker (1970) bunu aşmak için yarı-hatırlama kavramını önerdi: nedensel olarak doğru biçimde bağlanmış ama kime ait olduğu baştan varsayılmayan bir hatırlama türü.

Beden cevabı

Karşı taraf daha basit bir şey söylüyor: sen bir canlısın; yarın uyanan aynı organizma senin devamındır.

Olson'un (1997) hayvancılık görüşü bunu savunuyor. Avantajı, bilinç kaybı, derin uyku, koma gibi durumlarda kişinin var olmaya devam etmesini kolayca açıklaması.

Buna karşı kurulan düşünce deneyi beden nakli: A'nın zihinsel içerikleri B'nin bedenine aktarılsa, ameliyat sonrası A'yı nerede ararız? Çoğu insanın sezgisi, A'nın zihinsel içeriğin gittiği yerde olduğu yönünde.

Williams (1970) burada çok rahatsız edici bir şey gösterdi. Aynı senaryoyu farklı anlatınca sezgi tersine dönüyor. "Yarın işkence göreceksin, ama önce hafızan silinecek" diye anlatıldığında, hafıza silinmesi korkuyu azaltmıyor; hatta artırıyor. Aynı olay, iki anlatımda iki farklı sezgi veriyor.

Williams'ın gösterdiği şey bence şu: bu tartışmada sezgiler veri olarak kullanılıyor ama sezgiler anlatının biçimine duyarlı. Bu, felsefi yöntem açısından ciddi bir uyarı.

Parfit'in hamlesi

Parfit (1984) tartışmayı bambaşka bir yere taşıdı ve bana kalırsa haklıydı.

Bölünme senaryosunu düşün: beynin iki yarısı iki ayrı bedene nakledilsin ve her ikisi de senin anılarınla, kişiliğinle uyansın. Hangisi sensin?

Üç cevap var ve üçü de kötü. İkisi de sensin — ama o zaman bir kişi iki yerde olur, özdeşlik bunu kaldırmaz. Biri sensin — ama hangisi, ve neden? Hiçbiri değil — ama ikisi de senin devamın olan her şeye sahip; öldüğünü söylemek tuhaf.

Parfit'in sonucu şu: soru cevapsız çünkü soru yanlış. Özdeşlik burada belirsiz ve önemli olan şey özdeşlik değil. Önemli olan psikolojik bağlantılılık ve süreklilik — Parfit'in R ilişkisi dediği şey. Bölünme durumunda o ilişki iki kişiyle de sürüyor; kaybolan tek şey, "aynı kişi" etiketinin tek bir yere yapıştırılabilmesi.

Parfit buradan ahlaki bir sonuç çıkardı: özdeşlik önemli olan şey değilse, ölüm korkusu da bir miktar hafiflemeli. Kendi hayatını, aralarında güçlü bağlantılar bulunan bir deneyimler dizisi olarak görmek, "ben" denen tözün yok olacağı fikrinden daha az korkutucu.

Dört boyutçuluk: zaman içindeki dilimler

Bölünme senaryosunun bir çözümü daha var ve teknik olduğu için az konuşuluyor.

Nesneleri yalnızca uzayda değil zamanda da yayılmış şeyler olarak düşün. Bir insan, doğumdan ölüme uzanan dört boyutlu bir nesne; her an onun bir zaman dilimi.

Bu çerçevede bölünme şöyle anlatılıyor: ameliyattan önce aslında iki kişi vardı ve ikisi o zamana kadar aynı dilimleri paylaşıyorlardı. Ameliyat, iki kişinin ayrışması.

İlk duyulduğunda tuhaf. Dün odada iki kişi mi vardı? Dört boyutçu "evet" diyor: iki kişi, aynı dilimleri paylaşıyordu.

Bu görüşün avantajı, özdeşliği bozmadan bölünmeyi açıklaması. Dezavantajı, kişi sayısının geçmişe dönük olarak gelecekteki olaylara bağlı hale gelmesi. Bugün kaç kişi olduğumuz, yarın ameliyat olup olmayacağımıza bağlı oluyor.

Parfit'in çözümü bu bedeli ödemiyor. Onun yerine soruyu önemsizleştiriyor: kaç kişi olduğu belirsiz kalabilir, çünkü önemli olan özdeşlik değil bağlantılılık.

İkisi arasında seçim yaparken hangi bedeli ödemeye razı olduğun belirleyici. Ben Parfit'in bedelini daha ucuz buluyorum, çünkü gündelik hayatta özdeşlik etiketinden çok bağlantılılıkla iş görüyoruz.

Bu beni neden ilgilendiriyor

Buraya kişisel bir şey yazmak istiyorum, çünkü bu tartışmayı soyut bulmuyorum.

Geleceğe dair karar vermek — para biriktirmek, bir şeye başlamak, bugün zor olanı yapmak — gelecekteki kişiyi ne kadar kendin saydığına bağlı. O kişiyi yabancı gibi hissediyorsan, onun adına fedakârlık yapmak anlamsız geliyor.

Parfit'in çerçevesi burada tuhaf biçimde işe yarıyor. Bağlantılılığın derece meselesi olduğunu kabul edersen, iki şey değişiyor.

Birincisi, geçmişteki kendine karşı daha yumuşak olabiliyorsun. Beş yıl önceki kişi seninle bağlantılı ama seninle aynı kişi olmanın her şeyi değil. Onun kararlarını bugünün bilgisiyle yargılamak, bir yabancıyı yargılamaya benziyor.

İkincisi, gelecekteki kişiyle bağı güçlendirmek bir iş haline geliyor. Onu daha canlı hayal etmek, bugünkü kararı değiştiriyor. Bu, sitedeki gelecek hayali yazısında yazdığım şeyin felsefi karşılığı: uzak ödülün yakınlaştırılması, aslında gelecekteki kişiyle bağlantılılığın artırılması.

Pratik sonuçlar: söz, ceza ve vasiyet

Bu tartışmanın soyut kalmadığı üç yer var ve bence asıl önemi orada.

Sözler. Bir söz verdiğinde, onu tutacak kişi gelecekteki sen. Psikolojik bağlantılılık zayıfladıkça sözün bağlayıcılığı da zayıflar mı? Parfit'in çerçevesi bunu düşündürüyor ama sonuç rahatsız edici: uzun vadeli taahhütler, bağlantı zayıfladığı için geçersizleşemez. Toplumsal hayat, tam da bu bağın zayıfladığı durumlarda bağlayıcılık talep ediyor.

Ceza. Kırk yıl önce işlenmiş bir suçtan dolayı bugünkü kişiyi cezalandırmak, hangi ölçüte göre adil? Psikolojik bağlantılılık ciddi biçimde zayıfladıysa, cezalandırılan kişi eylemi yapan kişiden farklı sayılabilir mi? Hukuk bu soruyu sormuyor; kimlik sürekliliğini bedensel süreklilikle kuruyor. Parfit'in çerçevesi burada hukuk pratiğiyle çatışıyor ve bu çatışma, çerçeveyi test eden gerçek bir yük.

Vasiyet ve önceden verilen tıbbi talimatlar. Bugünkü kişi, ileri demans durumunda hangi tedavinin uygulanacağına karar veriyor. Ama o karar, psikolojik olarak bugünkünden çok uzaklaşmış bir kişi için bağlayıcı. Bugünkü sen, gelecekteki kişinin çıkarları hakkında karar vermeye yetkili mi?

Bu üçünün ortak yanı şu: hepsinde kişi kavramı, metafizik bir sorunun değil, bir yetki ve sorumluluk dağıtımının aracı. Locke'un "adli kavram" tespiti tam olarak buraya oturuyor.

Bu yüzden "gerçekte aynı kişi miyim" sorusunun tek bir doğru cevabı olmayabilir. Farklı pratikler için farklı ölçütler işe yarıyor olabilir: hukukta bedensel süreklilik, ahlaki sorumlulukta psikolojik bağlantılılık, gündelik ilişkilerde ikisinin karışımı.

Işınlanma düşüncesi ve iki ayrı korku

Parfit'in en çok tartışılan örneği ışınlanma. Vücudunun tam taraması alınıyor, burada yok ediliyor, Mars'ta atom atom yeniden kuruluyor. Uyanan kişi bütün anılarına sahip ve kendini sen sanıyor.

Bu kişi sen misin?

Çoğu insanın ilk tepkisi hayır. Peki neden? İki farklı gerekçe karışıyor ve ayırmak gerekiyor.

Birinci gerekçe süreklilik: aradaki maddi bağ koptu. Ama bu ölçüt ciddiye alınırsa, gündelik hayattaki hücre yenilenmesi de sorun olurdu; yıllar içinde bedenin maddesi büyük ölçüde değişiyor. Fark, değişimin kademeli olması. O zaman ölçüt "maddi süreklilik" değil, "kademelilik" oluyor ve kademelilik derece taşıyor, keskin sınır vermiyor.

İkinci gerekçe daha derin: burada bir ölüm var. Tarama alındıktan sonra burada duran kişi yok ediliyor. Mars'taki kişi ne kadar benzerse benzesin, buradaki deneyim akışı kesiliyor.

Parfit'in cevabı şu: bu ikinci korku, özdeşlik metafiziğinden değil, deneyim akışının önemsenmesinden geliyor. Eğer önemli olan şey bağlantılılıksa, Mars'taki kişi senin önemsediğin her şeyi taşıyor. Geriye kalan, özdeşlik etiketinin nereye yapıştığı sorusu ve o soru pratik olarak boş.

Bu cevabı akılcı buluyorum ve ikna olmuyorum. İkna olmama sebebimi de yazayım, çünkü dürüstlük bunu gerektiriyor: buradaki direnç argümana değil, deneyimin birinci şahıs niteliğine dayanıyor. "Ben orada olacak mıyım" sorusunun, bağlantılılık ne kadar iyi tarif edilirse edilsin, tam olarak cevaplanmadığı hissi sürüyor.

Nagel'in (1986) işaret ettiği gerilim bu. Nesnel bir tarif, birinci şahıs bakışı içermiyor ve içermediği için eksik görünüyor. Bu eksikliğin gerçek bir metafizik boşluğa mı işaret ettiği, yoksa bakış açımızın bir sınırı mı olduğu, bence felsefenin cevaplanmamış sorularından biri.

Anlatı cevabı

Bir yaklaşım daha var ve onsuz bu yazı eksik kalır.

Schechtman (1996), kişiyi sürdüren şeyin bir anlatı olduğunu savunuyor: kendi hayatını bir hikâye olarak kurman, o hikâyenin kahramanı olarak kalmanı sağlıyor.

Bu görüşü çekici buluyorum ama bir itirazım var. Anlatı kurmak bir beceri ve bu beceri herkeste aynı değil. Hayatını düzgün bir hikâyeye çeviremeyen biri daha mı az kişi oluyor? Kabul etmesi zor bir sonuç.

Nagel'in (1986) gösterdiği gerilim de burada işliyor: kendimize hem içeriden hem dışarıdan bakabiliyoruz ve iki bakış birbirine indirgenmiyor. İçeriden bakınca "ben" apaçık; dışarıdan bakınca bir organizmanın zaman içindeki hali.

Kapanış

Yarın uyanan kişi neden ben olacağım?

En dürüst cevap: bugünkü kişiyle arasında yeterince güçlü psikolojik bağlantı olduğu için. Bu bağlantı derece taşıyor; keskin bir sınır yok. Sıra dışı durumlarda "aynı kişi mi" sorusunun cevabı belirsiz kalıyor ve bu belirsizlik bir bilgi eksikliği değil, kavramın kendisinde.

Bu sonucu ilk duyduğumda soğuk bulmuştum. Şimdi öyle düşünmüyorum. Çünkü asıl soru, hangi etiketin nereye yapıştığı değil: bugün verdiğim kararın yarın yaşayacak kişiye ne yaptığı. O ilişki gerçek, dereceli ve üzerinde çalışılabilir. Etiketin kendisinden çok daha fazla işe yarıyor.