Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Ahmet Hamdi Tanpınar
Hiçbir işe yaramayan bir kurum, herkesin çalıştığına inanmasıyla büyüyor. Kendi kurduğum sistemleri düşündürdü ve hoşuma gitmedi.
Read this article in EnglishDiesen Artikel auf Deutsch lesenLire cet article en français
Bu yazıda 8 bölüm var
Bir enstitü kuruluyor. Görevi şehirdeki bütün saatleri aynı ayara getirmek.
Enstitü hiçbir işe yaramıyor. Ama bina yükseliyor, kadro büyüyor, yayın çıkıyor, yurt dışından heyet geliyor, hatta yurt dışında şubeler açılması konuşuluyor.
Kimse durup “biz ne yapıyoruz” diye sormuyor. Sormuyor, çünkü sormak bütün yapıyı yıkardı.
Hayri İrdal
Anlatıcı. Kitap onun hatıratı biçiminde yazılmış.
Çocukluğunda bir saat ustasının yanında çalışmış, saatleri seviyor ve biliyor. Sonra hayatı bir dizi tesadüfle oradan oraya sürükleniyor: işsizlik, yoksulluk, bir akıl hastanesinde geçirdiği dönem, tuhaf bir dava.
Bir kahvehanede Halit Ayarcı ile tanışıyor ve her şey değişiyor. Ayarcı ona enstitü fikrini veriyor; daha doğrusu Hayri'nin ağzından çıkan bir lafı alıp bir kuruma çeviriyor.
Hayri müdür yardımcısı oluyor. Zengin oluyor, ev alıyor, itibar kazanıyor.
Enstitü nasıl işliyor
Kitabın en iyi mizahı ayrıntılarda.
Saati yanlış olan vatandaşa ceza kesiliyor. Ceza tarifesi kademeli: saatin ne kadar yanlış olduğuna göre artıyor. Ailece yanlış saat taşıyanlara indirim uygulanıyor.
Hayri'ye “Ahmet Zamanî Efendi” adında on yedinci yüzyılda yaşamış bir saat bilgini hakkında kitap yazdırılıyor. Adam hiç yaşamamış. Kitap basılıyor, yabancı dillere çevriliyor, bilimsel toplantılarda tartışılıyor.
Personel akrabalardan oluşuyor. Herkesin bir unvanı var ve unvanlar giderek uzuyor.
Sonunda enstitü tasfiye ediliyor ve tasfiye için de bir tasfiye komisyonu kuruluyor. Komisyon çalışmaya devam ediyor.
Neden hoşuma gitmedi
Ben de böyle sistemler kurdum.
Kusursuz takvimler. Renk kodlu etiketler. Üç katmanlı listeler. Bir uygulamayı kurup bütün projelerimi içine taşımak, sonra başka bir uygulamaya geçip hepsini yeniden taşımak.
Kurarken çalışıyormuş gibi hissettim ve o his gerçekten iyi bir histi: bir şeye başlamış oluyorum, ilerleme görünüyor, sistem her gün biraz daha düzgünleşiyor.
Sonra hiçbirini kullanmadım.
Tanpınar bunu bir kurum üzerinden anlatıyor ama tarif ettiği şey bende de var: düzen duygusu ile düzenin kendisi arasındaki fark. İkincisi sıkıcı, birincisi keyifli ve keyifli olan kolayca öbürünün yerine geçiyor.
Kitabı okurken birkaç kez durup kendi telefonuma baktım.
Saatin merkezde olması
Bunun tesadüf olduğunu düşünmüyorum.
Zamanı ölçmek, zamana hakim olmak değil. Enstitü bütün saatleri aynı ayara getiriyor ve kimsenin hayatı düzelmiyor. Herkes yine geç kalıyor, işler yine yetişmiyor.
Kaç kez alarm kurup o alarmı kapatıp devam ettim, sayamam. Saat doğruydu. Sorun saatte değildi.
Hayri'yi sevmek
Onu sevdim ve bu beni rahatsız etti.
Kendini savunurken sürekli ele veriyor. Yaptığı şeyleri anlatırken makul bir kılıf buluyor ve o kılıfın ne kadar zayıf olduğunu yalnızca okur görüyor. Anlattığı hayat ile yaşadığı hayat tutmuyor.
Sevimli bir adam. Kimseye kötülük etmiyor, kimseyi kandırmak istemiyor. Yine de tıkır tıkır işleyen bu saçmalığın içinde herkesten çok o var.
Kitabın en iyi hilesi bu bence: seni bir adamın tarafına çekiyor, sonra o adamın parçası olduğu şeyi gösteriyor. Kendini eleştiremeyen bir anlatıcı seçerek eleştiri işini okura bırakıyor.
Neyin eleştirisi
Kitap genellikle “Batılılaşma eleştirisi” diye anlatılıyor ve bu bence eksik.
Evet, saat ayarı Batı'ya uyum meselesinin bir simgesi. Ama enstitünün asıl anlattığı şey daha genel: bir şeyin gerçekten yapılması ile yapılıyor görünmesi arasındaki fark.
Bu yalnızca 1950'lerin Türkiye'sinde değil, her yerde geçerli.
Dille ilgili dürüst not
Zorlandım, saklamayacağım.
Uzun cümleler, eski kelimeler, uzayan tamlamalar. Bir cümlenin nereye bağlandığını bulmak için birkaç kez geri döndüm.
Sadeleştirilmiş bir baskıyla okudum ve bundan utanmıyorum: okunamayan kitap hiç okunmuyor. Tanpınar'ın dilini kaybettiğimi biliyorum ve bunu kabul ediyorum; öbür seçenek kitabı hiç okumamaktı.
Mizahı sessiz
Kahkaha atmıyorsun. Birkaç kez durup “bu gerçekten böyle” diyorsun.
Bence Tanpınar tam olarak bunu istiyordu. Güldürmek isteseydi daha kolay yazardı; rahatsız etmek istemiş.
Dört yüz sayfa civarı ve ilk yüz sayfası en yavaşı: enstitü daha kurulmamış, Hayri'nin çocukluğu ve gençliği anlatılıyor. O eşiği geçtikten sonra hızlanıyor.