Existentialism Is a Humanism
Jean-Paul Sartre
Sartre 1945'te salonu dolduranlara özgürlüğü müjde diye vermiyor, fatura diye uzatıyor. Kısa bir metin, ağır bir hesap, yazarın kendi geri adımıyla.
Bu yazıda 13 bölüm var
Existentialism Is a Humanism, Jean-Paul Sartre'ın 29 Ekim 1945'te Paris'te verdiği bir konferansın metni. Kitap dediğimiz şey bir konuşma ve bu yüzden sohbet havasında, örneklerle ilerliyor. Fransızcası L'existentialisme est un humanisme; ertesi yıl Nagel yayınevinden çıktı.
Elimdeki bilgiye göre en bilinen güncel İngilizce baskı Yale University Press'in 2007 tarihli, Carol Macomber çevirisi: 128 sayfa, konferansın yanında Sartre'ın Camus'nün Yabancı'sı üzerine yazdığı çözümleme, Annie Cohen-Solal'in giriş yazısı, Arlette Elkaïm-Sartre'ın önsözü ve 1996 Fransızca baskıdaki soru cevap bölümü var.
Türkçede Say Yayınları'nın Asım Bezirci çevirisiyle Varoluşçuluk adıyla çıkardığı kitap, bir satıcı sayfasında 128 sayfa ve 2022 tarihli olarak listeleniyor. Tanıtımına göre içinde konferansın Türkçe adı olan Varoluşçuluk Bir İnsancılıktır, Gaëtan Picon ile Laffont Bompiani'nin varoluşçuluk üzerine yazıları ve P. Naville'in Sartre'la söyleşisi bulunuyor. O baskıyı elime alıp sayfa sayfa karşılaştıramadım; adı İngilizce yazıyorum.
Bu inceleme, konferans metninin yayımlanmış İngilizce çevirisindeki akışa, yayınevi tanıtımlarına ve yayımlanmış değerlendirmelere dayanıyor.
Sartre kim, o akşam ne oldu
Sartre 1905'te doğdu, 1980'de öldü. Lise öğretmenliği yaptı, savaşta meteoroloji birliğinde görev aldı, dokuz ay Alman esaretinde kaldı, sonra direnişe katıldı. Varlık ve Hiçlik 1943'te çıktı; Stanford Felsefe Ansiklopedisi bu konferansı o kalın kitabın okunur bir sürümü olarak tarif ediyor. Savaştan sonra Les Temps modernes dergisini kurdu, 1964'te Nobel Edebiyat Ödülü'nü reddetti.
Konferansı Club Maintenant düzenlemişti ve konu bir soruydu: varoluşçuluk bir hümanizm midir? Fransızca kaynakların aktardığına göre salon Paris'teki Salle des Centraux'ydu. Boris Vian bu geceyi L'Écume des jours romanında eğlenerek anlatıyor: itiş kakış, kırılan sandalyeler, kürsüye yolunu zorla açan Sartre. Aynı kaynağa göre metin Sartre'ın onayı olmadan yayımlandı ve Sartre sonradan, sadeliğini gerekçe göstererek ondan uzaklaştı. Bu geri adımı aşağıda ayrıca konuşacağım.
Salonun karşısındaki dört itiraz
Sartre konuşmaya savunmayla başlıyor. Dört suçlamayı sayıyor.
Birincisi komünistlerden geliyor: varoluşçuluk insanı çaresiz bırakıp seyirciliğe, burjuva bir tefekküre itiyor. İkincisi bir Katolik eleştirmenden: varoluşçular insan hayatının çirkin ve pis yanlarına takılıyor, güzelliği görmüyor. Üçüncüsü yine komünistlerden: düşünüyorum noktasından başlayan biri kendi içine kapanır, başkalarına varamaz. Dördüncüsü Hristiyanlardan: Tanrı'nın buyrukları yoksa hiçbir şey bağlayıcı değildir, kimse kimseyi yargılayamaz.
Ve başlıktaki kelimeye daha en başta dikkat çekiyor: hümanizm sözcüğü okuru şaşırtacak, ben onu hangi anlamda kullandığımı açıklayacağım diyor. Konuşmanın geri kalanı bu dört itirazın cevabı olarak okunabiliyor, bence en rahat okunma yolu da bu.
Kağıt kesici ve varoluşun önceliği
Çıkış noktası meşhur formül: varoluş özden önce gelir. Sartre bunu bir kağıt kesicinin örneğiyle açıyor. Kağıt kesiciyi yapan usta, onu yapmadan önce ne işe yarayacağını biliyor; yani nesnenin özü, varlığından önce geliyor. Geleneksel din, insanı da böyle düşünüyor: Tanrı'nın kafasındaki bir tasarıma göre yaratılmış bir varlık. Diderot, Voltaire ve Kant gibi on sekizinci yüzyıl ateistleri Tanrı'yı çıkarmış ama insan doğası fikrini bırakmamış.
Sartre'a göre ateist varoluşçu bunu da bırakıyor. İnsan önce ortaya çıkıyor, kendiyle karşılaşıyor, ancak sonra kendini tanımlıyor. Önceden verilmiş bir doğa yok. İnsan, kendini ne yaptıysa o.
Öznellik kelimesine yapışan hakareti de burada ele alıyor. Eleştirmenler bunu bir suç gibi kullanıyor, Sartre ise öznelliğin insana onurunu geri verdiğini söylüyor: insan bir nesne, bir masa ya da taş gibi değil.
Kaygı, terk edilmişlik, umutsuzluk
Konuşmanın ortası üç ağır kelimeye ayrılmış.
Kaygı, kendin için seçtiğinde aslında herkes için seçmiş olduğunu fark etmek. Evlenmek ya da evlenmemek, bir sendikaya girmek ya da girmemek, hepsi insanın nasıl olması gerektiğine dair bir örnek koyuyor. Askerlerini savaşa gönderen komutanı örnek veriyor: kaygı duyuyor ve bu kaygı eylemin önündeki engel değil, koşulu. Kaygıdan kaçan kişi için ise kötü niyet, yani kendini kandırma devreye giriyor. Kierkegaard'ın İbrahim'i de burada geçiyor: oğlunu kurban etme buyruğunun gerçekten Tanrı'dan geldiğini kanıtlayamıyor, yorum ona kalıyor.
Terk edilmişlik, Tanrı yoksa değerleri önceden yazılmış bir gökyüzü de yok demek. Sartre, Dostoyevski'nin Tanrı yoksa her şey serbesttir çizgisini başlangıç noktası olarak kabul ediyor ve bu çıplaklığı örtmeye çalışan laik ahlakçıları reddediyor. İnsan "özgür olmaya mahkum"; kendini yaratmadı, ama yaptığı her şeyden sorumlu.
Umutsuzluk Sartre'da gündelik kullanımdan farklı: yalnızca kendi iradene ve olasılıklara dayanmak. Trenin saatinde geleceğine güvenmek gibi küçük örnekler veriyor. Başkalarının davayı sürdüreceği umuduna sığınmak yerine, tanıyabildiğin ve etkileyebildiğin insanlara güvenip harekete geçmeyi öneriyor. Tarih açık; özgür insanlar faşizmi de seçebilir.
Öğrenci ve iki seçenek
Konuşmanın en akılda kalan sahnesi bir öğrencinin Sartre'a danışmaya gelişi. Genç adam Fransa'dan ayrılıp Özgür Fransız Kuvvetleri'ne katılmak istiyor, ama abisi 1940'ta ölmüş, babası işbirlikçi çıkmış ve annesi yalnız kalmış. Biri geniş, muğlak bir iyilik; öteki somut, küçük, belki işe yaramayan bir bağ.
Sartre sırayla araçları deniyor ve her biri çıkmaza varıyor. Hristiyan öğretisi komşu sevgisi ile vatan sevgisi arasında karar veremiyor. Kant'ın insana araç gibi davranmama ilkesi ikisi için de geçerli, yani karar vermiyor: anneye bakmak da savaşa gitmek de karşıdakini araç yapabiliyor. Duygu da çözmüyor, çünkü bir duygunun gücü ancak eylemle görünür hale geliyor. Danışmak da bir seçim: kimden akıl istediğini seçtiğin an cevabı biraz seçmiş oluyorsun. Hapishanede tanıdığı bir Cizvit'in, art arda yaşadığı başarısızlıkları bir işaret olarak yorumlayıp Cizvit Tarikatı'na girmesi de bu mantıkla okunuyor: işareti okuyan yine kişi.
Cevap kısa: özgürsün, öyleyse seç, yani icat et. Hiçbir genel ahlak kuralı bunu senin yerine yapmıyor.
Başkaları, evrensellik ve her şey serbest mi itirazı
İnsan yaptıklarının toplamı, diyor Sartre. Gerçekleşmemiş yetenek sayılmıyor; Racine tragedyalarının, Proust romanlarının toplamı. Bu yüzden Zola'nın kalıtım ve çevreyle karakter açıklamasına karşı çıkıyor: korkak, korkak davrandığı için korkak. Ve korkak olmayı bırakabilir, kahraman da kahramanlığı bırakabilir.
Başkalarına geçiş şöyle: kendini keşfettiğin yerde, aynı kesinlikle başkalarını da keşfediyorsun. Sartre evrensel bir insan doğasını reddediyor, ama evrensel bir insan durumunu kabul ediyor: ölümlü olmak, çalışmak, dünyada başka insanların arasında olmak.
Bu durumda her şey serbest diyenlere üç cevap veriyor. Seçmemek de bir seçim. Ahlak bir resim gibi önceden reçeteyle yazılamaz ama yapıldıktan sonra yargılanabilir. Ve kendi özgürlüğünü inkar eden kötü niyet yargılanabilir; bunu yapanlar için korkak ve alçak sözcüklerini kullanıyor. Örnek olarak George Eliot'ın Maggie Tulliver'ı ile Stendhal'in Sanseverina'sını karşılaştırıyor: ikisi farklı davranıyor ama ikisi de özgürlüğü hedefliyor.
İki hümanizm
Sartre hümanizmi iki anlamda ayırıyor. Birinde insan en yüksek değer, Cocteau'nun uçak sahnesindeki ya da Comte'un insanlık dinindeki gibi; Sartre bunu faşizme götüren yol olarak görüyor ve reddediyor. Kendi anlamında insan sürekli kendinin ötesinde, bir projenin peşinde; insandan başka bir evren yok, insan ancak kendini aşarak ve özgürleşerek kendini gerçekleştiriyor.
Kapanışta iki hamle var. Varoluşçuluk Tanrı'nın olmadığını kanıtlamaya uğraşmıyor; Tanrı olsa bile insanın kendini bulması gerektiğini, kimsenin onu kendinden kurtaramayacağını söylüyor. Ve doktrini iyimser buluyor: umutsuzluk diye yaftalayan Hristiyanlar kendi umutsuzluklarını saklıyor olabilir.
En güçlü yanları
Kısalık ve açıklık. Bu metin, ağır bir felsefeci için nadir bir şeyi yapıyor: kendi sistemini hiç bilmeyen birine tek bir konuşmada anlatabiliyor.
İkincisi, mazeret kalkanlarını indirmesi. Karakterin, kalıtımın, tutkunun arkasına saklanmak Sartre'a göre geçerli değil. Bu sert, ama konuşmanın tonu cezalandırıcı olmaktan çok uyandırıcı.
Üçüncüsü, öğrenci örneği. Ahlak felsefesini sınıfta çözülen bir bulmacadan çıkarıp bir odaya, belirli bir genç adama taşıyor. Metin boyunca kurulan fikir, yani ahlaki kararın kuralla değil durumla çözüldüğü, bu sahnede tam yerine oturuyor.
Zayıf yanları ve itirazlar
Önce Sartre'ın kendisi. Fransızca kaynakların aktardığına göre metni sonradan sadeliği yüzünden reddetmiş. Stanford'un varoluşçuluk maddesi de benzer bir geri çekilmeyi anlatıyor: 1940'lar ve 1950'lerdeki Marksist eleştirilerden sonra Sartre, Varlık ve Hiçlik'teki köklü özgürlük anlayışını fazla soyut bulup durum içindeki özgürlük fikrine yöneldi. Yani bu konuşma, yazarının bile tam arkasında durmadığı bir fotoğraf.
Heidegger'in cevabı da ayrı bir eleştiri. 1946 sonunda Jean Beaufret'e yazdığı Letter on Humanism (Hümanizm Üzerine Mektup) metninde, varoluş özden önce gelir cümlesini, bir metafizik önermeyi ters çevirmek olduğu için metafizik içinde kalmakla suçluyor ve Sartre'ın varoluşçuluğundan uzaklaşıyor. Georg Lukács da 1948'de Existentialisme ou marxisme? adıyla Marksist cepheden bir cevap yazdı. Burada ikisinin içeriğine girmiyorum; yalnızca bu itirazların var olduğunu not ediyorum.
Benim itirazlarım daha sade. Bir: kendin için seçtiğinde herkes için seçmiş olursun fikri güzel, ama konuşma onu göstermekten çok ilan ediyor, bence en gevşek halka bu. İki: öğrenci örneğinde özgürsün, seç demek öğrenciyi başladığı yerde bırakıyor. Bu bilerek yapılmış bir hamle, ama yanıt bekleyen dinleyici için bir hayal kırıklığı. Üç: örnekler erkek ve savaş merkezli, ve insan için hem Fransızcada hem İngilizce çeviride erkek anlamı da taşıyan sözcük kullanılıyor; kadın karakter olarak yalnızca Eliot ile Stendhal'in iki romanı geçiyor. Dört: karşı çıkılan görüşler konuşma boyunca biraz karikatürize ediliyor; Sartre'ın karşısındaki komünist ya da Hristiyan eleştirmen çoğu zaman metinde cevap veremiyor.
DEHB'li bir okur bu metinde ne bulur
Baştan açık söyleyeyim: metin DEHB hakkında tek kelime etmiyor ve deneysel bir iddiası yok. Felsefi bir argüman bu; kanıt düzeyi diye sormak yanlış olur. DEHB ile bağı ben kuruyorum.
Kuruyorum, çünkü bu sitede sürekli dönen bir soru var: ne kadarı benim, ne kadarı beynim? Kendi hayatının sorumluluğunu almak yazısında DEHB'in açıkladığını ama aklamadığını yazdım; Sartre'ın karakterin mazeret olmadığını söyleyen çizgisi o cümleye yakın, ama biyolojik engelleri hiç hesaba katmıyor. Bu fark önemli. Sartre'ın korkağın korkaklığı bırakabileceğini söylemesi bir ahlak iddiası; benim bir nörogelişimsel durum hakkında söylediğim şey başka. İkisini birbirinin yerine koymak, özgürlük diliyle kendine suçlama yöneltmenin kolay yolu.
Yine de bir yerde işe yarıyor: ben hiç bitiremeyen biriyim türünden cümleler birer karakter hükmü ve Sartre bunları bir kaçış olarak okurdu. Ya hep ya hiç düşüncesi tam bu kalıpla çalışıyor. Bilgi ile eylem arasındaki boşluk ise akrasia yazısında yazdığım gibi çok eski bir mesele; Sartre onu yanıtlamıyor, ama öğrenci sahnesi aynı boşluğun ahlaki sürümüne benziyor.
Kimin için, kimin için değil
Felsefeye ilk adımını atmak isteyen, Camus okuyup devamında ne olduğunu merak eden, sorumluluk ile suçluluğu karıştırdığını fark eden okura. Kısa olduğu için bir oturuşta biter.
Tanıyı yeni almış, utancı ve yası taze olan birine önermem. Metnin tonu bir özgürlük müjdesi gibi karşılanıp her şey benim seçimimdi cümlesine dönüşürse, bence zararı faydasından büyük olur. Varlık ve Hiçlik'in ayrıntısını arayan okur da burada onu bulamaz; bu daha çok kapıya asılmış bir tabela.
Rafın içindeki yeri
Sitedeki iki felsefe kitabıyla komşu. Sisifos Söyleni anlamsızlığı kabul edip yine de devam etmeyi anlatıyor, Sartre ise o boşlukta sorumluluğun faturasını çıkarıyor; ikisini arka arkaya okumak Camus'nün sakin ısrarı ile Sartre'ın sert sorusunu yan yana getiriyor. İnsanın Anlam Arayışı anlam ve sorumluluk sorusunu çok daha ağır bir tecrübeden soruyor.
Aristoteles'in Nikomakhos'a Etik kitabı Sartre'ın tam tersi yönde çalışıyor: iyi bir yaşam insanın işlevinden ve alışkanlığından çıkıyor, doğa var. İkisini yan yana koymak, Sartre'ın doğa yok iddiasını ne kadar kabul ettiğimi test ediyor. Arendt'in Eichmann Kudüs'te kitabındaki sıradan memurun emre sığınması da Sartre'ın kötü niyet dediği kaçışa yakın duruyor; bu bağı Arendt kurmuyor, ben kuruyorum.
Sartre'ın özgür olmaya mahkum cümlesini Eleutheria günlüğünde özgürlüğün bedeli olarak ele almıştım.
Kapanış
Bence bu metnin en dürüst tarafı, kendini bir sistem gibi sunmaması. Sartre sonradan geri çekilmiş olsa da geri çekilen şey sadeliktir ve metnin hala işe yaradığı yer o sadelik. Katılmak zorunda değilsin. Ama seçmedim demeden önce bir kez durup gerçekten seçmedim mi diye bakmak, bu kısa konuşmanın en sağlam bıraktığı soru.