“Potansiyelini kullanmıyor” etiketi ve DEHB
Bir iltifat gibi başlayıp suçlamaya dönen o cümle. “Potansiyelini kullanmıyor” etiketinin DEHB'de neyi gözden kaçırdığını ve içimize nasıl yerleştiğini yazdım.
Bu yazıda 8 bölüm var
Bu cümle bir iltifatla başlıyor: "Çok zeki, çok yetenekli." Sonra bir virgül geliyor ve cümle yön değiştiriyor: "...ama potansiyelini kullanmıyor."
İlk yarısı seni yukarı kaldırıyor, ikinci yarısı oradan bırakıyor.
Bu cümleyi bana birinin doğrudan söyleyip söylemediğini hatırlamıyorum. Notlarım düşük değildi, ödevlerimi son gece de olsa yapıyordum; sistemin benden bir şikâyeti yoktu. Ama cümle yine de bende yer etti, çünkü onu kendime söylüyordum. Son gece yetiştirdiğim bir ödev iyi not aldığında içimden ilk geçen şey sevinç değil, bir hesaptı: "Zamanında başlasaydın ne olurdu?"
Bu yazı o cümlenin içini açmak için.
Cümlenin içindeki iki varsayım
"Potansiyelini kullanmıyor" demek, iki şeyi aynı anda varsaymak demek.
Birincisi: kapasite belli ve görünür. Birisi seni bir kez parlarken gördüyse, o parlaklık senin gerçek seviyen ve her gün orada olmalısın.
İkincisi: kapasite ile sonuç arasındaki fark bir tercih. Yeterince istersen kapanır.
DEHB'de iki varsayım da sorunlu. Birincisi beceri dalgalanmasını görmezden geliyor: aynı kişi bir gün çok iyi, ertesi gün çok zorlanabiliyor ve iyi gün kötü günü iptal etmiyor. İkincisi, bilmek ile yapmak arasındaki mesafenin irade dışındaki şeylere de bağlı olduğunu atlıyor. Bu mesafenin kendisini DEHB zekâyı etkiler mi yazısında anlattım. Burada daha çok etiketin kendisine ve bıraktığı ize bakmak istiyorum.
Fark gerçek, açıklaması eksik
Etiketi eleştirirken şunu kabul etmek gerekiyor: DEHB ile akademik sonuçlar arasında gerçek bir fark var.
1990 sonrası yayımlanan çalışmaları birleştiren bir meta analiz, DEHB'li ve DEHB'si olmayan katılımcılar arasında akademik başarıda anlamlı ve orta-büyük düzeyde bir fark buldu (Frazier ve ark., 2007). Çocuklukta DEHB tanısı alanları genç yetişkinliğe kadar izleyen Pittsburgh çalışmasında da eğitim ve iş kazanımları, neredeyse bütün değişkenlerde DEHB öyküsü olmayanlara göre daha düşüktü. Aynı çalışma, eğitim sonuçlarında grup içinde büyük bir çeşitlilik olduğunu da not ediyor (Kuriyan ve ark., 2013).
Yani sonuçtaki fark bir uydurma sayılmaz. Uydurma olan, o farkın tek açıklamasının "istememek" olduğu fikri.
Fark ölçülebilir. Tembellik ise ölçülen şeyin adı değil, yorumu.
Tanı konunca etiket kayboluyor mu
Burada beklemediğim bir şey okudum.
Tanı almadan önce etiket "potansiyelini kullanmıyor". Tanıdan sonra etiketin gideceğini düşünürsün. Metzger ve Hamilton, Amerika'da okula yeni başlayan çocukları yıllar boyunca izleyen büyük bir veri setinin üç dalgasına baktı. Öğretmenler DEHB tanılı öğrencileri, konuya özgü testlerde gösterdikleri yetenekten bağımsız olarak, sınıf düzeyinin altında değerlendirmeye daha yatkındı; sınıf düzeyinin üstünde performans gösterdiklerini kabul etmeye ise daha az yatkındı (Metzger ve Hamilton, 2021). Yazarlar bunu, tanının damgalanmış bir etiket gibi işlemesi olarak yorumluyor.
Yani iki ayrı tuzak var. Tanı yokken fark çabaya bağlanıyor. Tanı varken fark bu kez yeteneğe bağlanabiliyor. İkisinde de çocuğun gerçekte ne yapabildiği arka planda kalıyor.
DEHB'li çocuk ve yetişkinlerin damgalanma, önyargı ve ayrımcılıkla karşılaşma riskinin yüksek olduğu, bu alandaki araştırmaları toplayan bir derlemede de ortaya konuyor (Mueller ve ark., 2012). Bu tarafı DEHB'de damgalanma yazısında daha geniş ele aldım.
Cümle içeri yerleşince
Etiketin en uzun süren etkisi, dışarıdan duyulduktan yıllar sonra içeride çalışmaya devam etmesi.
43 DEHB'li yetişkini yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş bir karşılaştırma grubuyla karşılaştıran bir çalışmada, DEHB'li yetişkinlerin öz saygı ve öz yeterlik düzeyleri daha düşük çıktı; kişisel kaynaklarının bir kısmı da azalmıştı (Newark ve ark., 2016). Yazarlar, tedavi programlarına öz saygıyı ve güçlü yanları destekleyen bölümler eklenmesini öneriyor.
Bu bulguyu okurken kendi iç sesimi düşündüm. "Daha iyisini yapabilirdin" cümlesi bir motivasyon aracı gibi görünüyor. Aslında her başarının üstüne bir borç yazıyor. İyi bir sonuç, olabileceğin şeyin eksik bir kopyasına dönüşüyor; kötü bir sonuç ise zaten bildiğin hükmün kanıtı oluyor.
Maskeleyen biri için bu döngü daha da sessiz işliyor. Dışarıdan her şey yolunda görünürken içeride telafi stratejileriyle ayakta duruyorsun ve her telafi "bunu normal yoldan yapamadın" diye kaydediliyor. Bu kayıtların birikimine sözlükte zehirli utanç deniyor; nasıl yumuşatılabileceğini utanç ve öz şefkat yazısında yazdım.
Başarı da bir örtü olabiliyor
Bu etiket konuşulurken genelde düşük notlu, dağınık bir öğrenci hayal ediliyor. Bence bu cümle en çok dışarıdan idare eden öğrencilere yapışıyor.
Benim gibi notları düşük olmayan, ödevi son gece de olsa teslim eden biri için sistemin bakışı rahat. Sorun görünmüyor, çünkü sonuç var. Görünmeyen şey o sonucun maliyeti: kaç gecenin uykusuz geçtiği, bir işe başlayabilmek için kendimle ne kadar pazarlık ettiğim, her teslimden sonra biriken yorgunluk. Bu bedeli dışarıdan kimse ölçmüyor; ben de yıllarca ölçmedim.
Maskeleme burada iki kez işliyor. Önce zorlandığımı başkalarından saklıyorum. Sonra kendimden de saklıyorum, çünkü sonuç ortada ve sonuç varken zorlanmaktan söz etmek şımarıklık gibi geliyor. Maskelemenin ne olduğunu ve neden yorduğunu maskeleme yazısında ayrıca ele aldım.
Son aylarda her şeye yetişmeye çalışırken tükendiğimi yazdım. Geriye dönüp bakınca o tükenmenin bir kısmının tam da bu cümleden beslendiğini görüyorum. Potansiyelini kullanmadığına inanan biri her işe fazladan bir şey eklemek zorunda hissediyor. Fazladan eklenen her şey, bir gün hepsini birden geri istiyor.
Belki de bu yüzden bu yazıyı yazmak bana tuhaf bir hafiflik veriyor. Etiketi ilk kez biraz dışarıdan okuyorum: bir cümle, birkaç varsayım ve o varsayımların yıllar içinde bıraktığı iz.
Potansiyel bir depo mu
"Potansiyel" kelimesi bir depo gibi kullanılıyor: içeride bir miktar var ve sen onu ya çıkarıyorsun ya çıkarmıyorsun.
Ben artık potansiyeli bir koşul meselesi olarak düşünüyorum. İlgimi çeken bir konuya saatlerce dalabildiğim günleri gizli bir deponun açıldığı günler olarak görmüyorum; o günler koşulların uyduğu günler. Konu ilginç, zaman baskısı doğru yerde, dikkatimi çalan bir şey yok. O günleri "gerçek ben", diğer günleri "tembel ben" diye ayırmak yerine şunu soruyorum: o gün neler vardı, bugün neler eksik?
Bu soru beni suçluluktan alıp bir tasarım sorusuna götürüyor. Tasarım sorusunun cevabı da çoğu zaman küçük ve yapılabilir oluyor.
Cümleyi soruya çevirmek
Bu etiketle karşılaştığında, dışarıdan ya da içeriden, denemeye değer bulduğum birkaç çeviri var.
Kendine söylüyorsan: "Potansiyelimi kullanmıyorum" yerine "Hangi koşullarda iyi çalıştığımı henüz tam bilmiyorum." İkinci cümle bir araştırma başlatıyor, birincisi bir dava açıyor.
Bir çocuğa ya da öğrenciye söylemek üzereysen: "Neden yapmıyorsun?" yerine "Ne zaman kolay oluyor, nerede takılıyorsun?" Cevap, not ortalamasından çok daha fazla bilgi veriyor.
Birisi sana söylüyorsa: Açıklama yapmak zorunda hissetme. Ama istersen şunu söyleyebilirsin: "Bir şeyi yapabildiğimi gördün; her gün aynı koşullarda olmadığımı görmedin."
Ebeveynler ve öğretmenler için bir not
Bu etiketi kullanan yetişkinlerin çoğu kötü niyetli olmuyor. Çoğu zaman çocuğun parladığı anı gerçekten görmüş ve o anın neden her gün tekrarlanmadığını anlamaya çalışıyor. Asıl mesele, cümlenin çocuğa bıraktığı yük.
Çocuğa "potansiyelini kullanmıyorsun" demek yerine iyi gittiği bir anı somut olarak adlandırmak ("Dün o ödeve kendin başladın, nasıl oldu?") ve o anın koşullarını birlikte bulmaya çalışmak, aynı gözlemi suçlamaya çevirmeden kullanmanın bir yolu. Tanı konmuş bir çocukta ise tersini de gözetmek gerekiyor: tanı, çocuğun yapabildiklerini görmemenin gerekçesine dönüşmemeli. Yukarıdaki öğretmen değerlendirmesi bulgusu, bu riskin kâğıt üzerinde kalmadığını gösteriyor.
İnsan bazen başkasının cümlesini o kadar uzun taşıyor ki, onu kendi sesi sanıyor. Ben o cümleyi hâlâ duyuyorum. Farkı şu: artık ona cevap verebiliyorum.