İçeriğe geç
Yöntemler

Ailene DEHB'ni anlatmak: “bizim zamanımızda yoktu” cümlesi

“Bizim zamanımızda böyle şeyler yoktu” cümlesi neden bu kadar sık duyuluyor, araştırmalar ne diyor ve aileye DEHB'yi anlatırken işe yarayabilecek bir yol.

Cansu6 dakika okumaOrta

Read this article in EnglishDiesen Artikel auf Deutsch lesenLire cet article en français

Kısa cevap

DEHB'nin adı yeni olabilir ama tarif ettiği davranışlar yeni değil: dikkatsiz, hareketli ve dürtüsel çocuklar tıp literatüründe 19.

Uzun cevap

yüzyıldan beri anlatılıyor. Standart tanı yöntemleriyle yapılan çalışmalar, son otuz yılda toplumda DEHB ölçütlerini karşılayan çocukların oranının artmadığını gösteriyor. DEHB büyük ölçüde kalıtsal olduğu için aile üyeleri anlatılanlarda kendilerini de görebiliyor ve bu bazen savunmaya yol açıyor. Aileye anlatırken tanı etiketinden çok somut davranışı ve ne istediğini söylemek, tek konuşmada ikna etmeyi beklememek daha gerçekçi.

Bu yazıyı dinle

Yapay zeka sesiyle okunuyor (Google Gemini). Tablolar ve kaynakça okunmuyor.

Bu yazıda 11 bölüm var

Bu cümleyi DEHB tanısını paylaşan hemen herkes bir yerden duyuyor: “Bizim zamanımızda böyle şeyler yoktu.”

Bazen yemek masasında, bazen bir bayram ziyaretinde, bazen de hiç sesli söylenmeden, bir kaş kaldırmayla.

Ben bu cümleye uzun süre kızdım. Sonra biraz daha dikkatli dinlemeye başladım. Çünkü cümlenin içinde yanlış bir bilgi kadar, doğru bir gözlem de var.

Eskiden DEHB yok muydu?

Evet, onların zamanında “DEHB” diye bir kelime yoktu. En azından bugünkü anlamıyla, gündelik dilde yoktu.

Ama kelimenin olmaması, tarif ettiği şeyin de olmadığını göstermiyor. DEHB kavramının tarihini inceleyen bir derleme, aşırı hareketli, dikkatsiz ve dürtüsel çocukların tıp literatüründe 19. yüzyıldan beri anlatıldığını, bu erken tariflerin bir kısmının bugünkü tanıma oldukça benzediğini gösteriyor (Lange ve ark., 2010). Değişen şey davranış değil, davranışa verilen isim ve onu açıklayan kuram.

Yani o zamanlar da o çocuklar vardı. Sadece başka adlarla çağrılıyorlardı: yaramaz, dalgın, tembel, hayalperest, “kafası başka yerde”, “biraz daha çalışsa çok iyi olacak”.

Bizim zamanımızda yoktu cümlesinin daha doğru hali belki şu: bizim zamanımızda adı yoktu.

DEHB gerçekten artıyor mu?

Genelde ikinci cümle bu oluyor. Her yerde DEHB konuşuluyor, sosyal medya dolu, herkes kendine tanı koyuyor.

Burada iki şeyi birbirinden ayırmak gerekiyor: DEHB'nin ne kadar konuşulduğu ile gerçekte ne kadar sık görüldüğü.

Çocuklarda DEHB yaygınlığını otuz yıllık bir dönemde inceleyen bir meta regresyon çalışması, standart tanı yöntemleri kullanıldığında toplumda DEHB ölçütlerini karşılayan çocuk sayısının arttığını gösteren bir kanıt bulmadı. Çalışmalar arasındaki farkları büyük ölçüde yöntem farkları açıklıyordu; çalışmanın yapıldığı yıl yaygınlıkla ilişkili değildi (Polanczyk ve ark., 2014).

Bu bulgu toplumda ölçütleri karşılayan çocukların oranıyla ilgili; kaç kişiye tanı konduğu ya da kaç kişinin tedavi gördüğü ayrı bir soru. Bana göre bugün artan şeyin büyük kısmı konuşulma ve fark edilme.

Bir de yetişkin tarafı var. ABD'de yapılan temsili bir tarama, yetişkinlerde DEHB yaygınlığını yüzde 4,4 olarak buldu ve bu kişilerin çoğunun DEHB için tedavi almadığını gösterdi (Kessler ve ark., 2006). Yani tedavi almadan yaşayan DEHB'li yetişkinlerin sayısı hiç az değil.

Yetişkinlerde eksik tanıyı inceleyen bir derleme de benzer bir tablo çiziyor: birçok yetişkin tanısız ve tedavisiz kalıyor, eğitimde ve iş hayatında zorlanıyor ve kliniğe çoğu zaman eşlik eden depresyon ya da kaygı şikayetiyle başvuruyor; DEHB ise gündeme hiç gelmeyebiliyor (Ginsberg ve ark., 2014).

Bunu okuyunca aklıma bir önceki kuşak geliyor. “Sinirli”, “dağınık”, “hep yorgun” ya da “yerinde duramayan” diye tarif edilen insanların bir kısmının hikayesi, belki de hiç adı konmamış bir DEHB hikayesiydi. Bunu kesin bilemem ve kimse adına bilmek istemem. Ama “yoktu” demek yerine “bilmiyorduk” demek, bana hem daha doğru hem daha şefkatli geliyor. İkinci cümle kimseyi suçlamıyor; sadece o zamanın bilgisinin sınırını kabul ediyor.

“Şimdi herkeste var” hissinin bir kısmı, uzun süre görünmeyen bir kalabalığın görünür olmaya başlamasından geliyor.

Aile DEHB'yi duyunca neden savunmaya geçiyor?

Burada işin bilgi tarafından çok duygu tarafı devreye giriyor.

Birinci sebep kalıtım. İkiz çalışmalarını bir araya getiren bir derleme, DEHB'nin kalıtılabilirliğini yaklaşık yüzde 74 olarak bildiriyor (Faraone ve Larsson, 2019). Yani DEHB ailelerde kümeleniyor. Sen belirtilerini anlatırken karşındaki kişi bir yerde kendini de duyabiliyor. “Sen de hep böyleydin” cümlesinin arkasından “ben de mi?” sorusu geliyor ve bu soru herkes için rahat bir soru değil.

Tanıdan sonra ben de aile fotoğraflarına başka gözle baktım. Anahtarını her gün arayan babam. Yeni bir hobiye başlayıp birkaç ay sonra başka birine geçen teyzem. Kimseye tanı koymuyorum; onların çocukluğunda böyle bir değerlendirme yapılmıyordu ve ben uzman değilim. Ama bir örüntünün izini görmemek de zor. Kalıtımın ne demek olduğunu DEHB kalıtsal mı yazısında daha ayrıntılı yazdım.

İkinci sebep suçluluk. Bir ebeveyn çocuğunun yıllarca görülmeyen bir zorlukla büyüdüğünü duyunca bunu “sen fark etmedin” diye duyabiliyor. Oysa fark edilmemesinin en büyük sebebi o dönemin bilgi eksikliği. Sessiz, notları kötü olmayan, sınıfı dağıtmayan bir çocuğun DEHB'li olabileceğini o yıllarda çok az insan düşünürdü.

Üçüncü sebep damga. DEHB'yle ilgili damgalanmayı inceleyen bir derleme, damganın DEHB'li kişinin ailesine ve yakınlarına da dokunduğunu anlatıyor (Mueller ve ark., 2012). “Bizim ailede böyle şey olmaz” tepkisi bazen tam olarak buradan geliyor: tanıyı bir aile ayıbı gibi görmekten.

Bu üç sebebi bilmek bana şunu gösterdi: karşımdaki savunma çoğu zaman bana karşı değil, kendisine yönelen bir sorudan kaçış.

Aileye DEHB nasıl anlatılır?

Kime, ne zaman, ne kadar anlatacağın konusundaki genel kararı DEHB tanısını kime, ne zaman açmalı yazısında anlattım. Burada aile konuşmasının kendine özgü tarafına odaklanıyorum.

Etiketle değil davranışla başlamak

“Bende DEHB var” cümlesi hemen bir tartışma açıyor: var mı, yok mu, gerçek mi, moda mı. “Zamanı hissetmekte zorlanıyorum, o yüzden hep geç kalıyorum” cümlesi ise tartışılacak bir şey bırakmıyor. Karşındaki kişi o davranışı yıllardır biliyor zaten.

Etiketi sonra ekleyebilirsin: “Bunun bir adı olduğunu öğrendim.”

Ne istediğini söylemek

Anlatmanın sonunda bir talep olsun. Talebi olmayan bir açıklama havada kalıyor ve karşı taraf ne yapacağını bilemediği için ya küçümsüyor ya da aşırı endişeleniyor.

  • “Randevu saatini mesajla da yazarsan unutmam.”
  • “Geç kaldığımda bunu umursamamak olarak okuma, telefonda alarm kuruyorum.”
  • “Senden bir şey düzeltmeni istemiyorum, sadece bilmeni istedim.”

Sonuncusu da bir talep. Bazen istenen şey sadece bilinmek.

Geçmişi yargılamadan konuşmak

“Keşke çocukken fark etseydiniz” demek içimden geliyor ama söylesem konuşma kapanırdı. Onun yerine şunu söylemek daha çok alan açıyor: “O zaman kimse bilmiyordu, ben de bilmiyordum. Şimdi biliyoruz.”

Tanı sonrası öfke ve yas duyguları gerçek ve meşru. Ama o duyguları işlemenin yeri her zaman aile konuşması olmayabilir. O süreci tanı sonrası yas yazısında ayrıca anlattım.

Tek konuşmada ikna etmeyi beklememek

İnsanlar yıllardır kurdukları bir açıklamayı bir akşamda bırakmıyor. Sözlükte yeniden anlatım olarak geçen şey, yani aynı geçmişi yeni bir çerçeveyle okumak, zaman alan bir süreç. Muhtemelen senin için de öyle olmuştu.

İlk konuşmayı bir tohum gibi düşünmek işimi kolaylaştırıyor. Kısa bir şey söyle, bir kaynak bırak, konuyu kapat. Birkaç hafta sonra kendiliğinden bir soru gelebilir.

Kimseye tanı koymamak

Aileye anlatırken en kolay düşülen tuzaklardan biri şu: “Bence sende de var.” Bu cümle ne kadar iyi niyetli olursa olsun, çoğu zaman savunmayı büyütüyor. Kendi deneyimini anlat; karşı taraf kendini orada görecekse, kendi başına görsün.

Hiç anlaşılmazsan

Bu da bir ihtimal ve bunu söylemeden geçmek istemiyorum. Bazı aileler kabul etmiyor. Bazıları yıllar sonra kabul ediyor. Bazıları hiç etmiyor.

Anlaşılmamak, tanının yanlış olduğunu göstermiyor. Ailenin onayı, kendi hayatını düzenlemek için bir ön koşul değil. Anlatmayı bırakmak da bir seçenek; kendi desteğini aile dışında, arkadaşlarda, okur topluluklarında ya da bir uzmanda bulmak da. Damganın dışarıdan gelen tarafıyla nasıl başa çıkılabileceğini DEHB'de damgalanma yazısında konuştum.

Bugün bu cümleyi duyunca

“Bizim zamanımızda yoktu” dendiğinde artık tartışmaya girmek yerine içimden şunu düşünüyorum: vardı. Anahtarını arayan, hobi değiştiren, dalgın diye çağrılan insanlar vardı.

Sadece onlara kimse bir açıklama vermedi.

Belki bu konuşmayı yapmanın bir anlamı da budur: bir sonraki kuşak kendini bu kadar geç tanımasın.

Aile sıcaklığı üzerine günlükte bir yazı var: Tarhana sıcaklığı.

Sık sorulanlar

Bizim zamanımızda böyle bir şey yoktu cümlesine ne denir?
Adın yeni olduğu doğru ama tarif ettiği davranışlar yeni değil. Dikkatsiz, hareketli ve dürtüsel çocuklar tıp literatüründe 19. yüzyıldan beri anlatılıyor.
Şimdi herkeste var itirazı doğru mu?
Standart tanı yöntemleriyle yapılan çalışmalar, son otuz yılda toplumda DEHB ölçütlerini karşılayan çocukların oranının artmadığını gösteriyor. Artan şey tanı konma oranı.
Aile neden savunmaya geçiyor?
Çünkü tanıyı kendi ebeveynliklerine yönelik bir suçlama olarak duyabiliyorlar. Bu yüzden anlatım geçmişi değil bugünü merkeze aldığında daha iyi karşılanıyor.
Hiç anlaşılmazsam ne yapmalıyım?
Anlaşılmayı ikna etmeye çevirmemek. Bazı ilişkilerde kabul gelmiyor ve bu, tanının geçerliliğiyle ilgili bir şey söylemiyor.

Yeni yazılardan haberdar ol

Yeni yazı yayınladığımda haber vereyim. Reklam yok, başka bir şey yok.