DEHB tanısını kime, ne zaman açmalı
Tanıyı paylaşmak her ortamda aynı sonucu vermiyor. Açmanın kazandırdıkları, gerçek riskleri ve karar vermeden önce kendine sorman gereken tek soru.
Read this article in EnglishDiesen Artikel auf Deutsch lesenLire cet article en français
Bu yazıda 6 bölüm var
Tanıyı aldıktan sonra kafamda dönen ilk pratik soru şuydu: kime söyleyeceğim.
Doğru cevabı olan bir soru sandım. Değilmiş. Bir süre sonra fark ettim ki asıl mesele kime söyleyeceğim değil, söylediğimde ne olmasını beklediğim.
Bu yazı o ayrımla ilgili. Çünkü “dürüst ol, anlat” tavsiyesi de, “sakın söyleme” tavsiyesi de aynı hatayı yapıyor: ortamı hesaba katmıyor.
Önce doğru soruyu sor
“Söylemeli miyim” sorusunun cevabı hep karşı tarafın tahmin edilen tepkisinde aranıyor ve orada bulunmuyor. Onun yerine şunu sor:
Bu bilgiyle ne yapılmasını istiyorum?
Cevap somutsa açmak genelde işe yarıyor. “Toplantı notlarının yazılı gelmesini istiyorum.” “Beni sözlü değil yazılı bilgilendirmeni istiyorum.” Bunlar karşı tarafa bir görev veriyor ve görev verilen konuşmalar bir yere varıyor.
Cevap “anlaşılmak” ise sonuç çok daha değişken. Anlaşılmak meşru bir ihtiyaç, küçümsemiyorum. Ama karşı taraf o anlayışı vermek zorunda değil ve vermediğinde elinde bilgi kalıyor, sonuç kalmıyor.
Ben bu ayrımı yapmadan önce birkaç kez yanlış konuşma açtım. Anlatıyordum, karşımdaki “aa, benim de dikkatim dağınıktır” diyordu, konuşma bitiyordu. Elimde ne bir düzenleme kalıyordu ne de anlaşılmışlık hissi.
Tanıyı bir itiraf olarak kurduğunda savunmaya geçiyorsun. Bir talep olarak kurduğunda konuşma bambaşka bir yere gidiyor.
Ortama göre değişiyor
Yakın ilişkilerde. Faydası en net olan yer burası. Yakınındaki insan davranışlarını farklı bir çerçevede okumaya başlıyor: geç kalman umursamazlık, dalıp gitmen ilgisizlik olmaktan çıkıyor. Sözlükte yeniden anlatım diye geçen şey tam olarak bu. Aynı davranış, başka bir açıklama kazanıyor.
Riski de var ve dürüst olmak gerekiyor: tanı bir kalkana dönüştüğünde ilişkideki gerçek meseleler konuşulmadan kalabiliyor. “DEHB'im var” cümlesi bir açıklama, bir muafiyet değil. Bu dengeyi partnerine DEHB'ni anlatmak yazısında ayrıca ele aldım.
İş yerinde. En karmaşık alan burası ve benim en çok tereddüt ettiğim yer. de Graaf ve arkadaşlarının (2008) çok ülkeli iş gücü araştırması, DEHB'nin iş performansı ve kayıp gün üzerinde ölçülebilir etkileri olduğunu gösteriyor. Yani bir düzenleme talebinin arkasında sadece kişisel bir his yok, veriye dayanan bir zemin var.
Öte yandan damgalanma da gerçek. Masuch ve arkadaşlarının (2019) çalışması, DEHB'li yetişkinlerde beklenen ayrımcılık ve içselleştirilmiş damgalanma düzeylerinin dikkate değer olduğunu bildiriyor. Mueller ve arkadaşlarının (2012) derlemesi de DEHB'ye yönelik toplumsal önyargıların yaygınlığını özetliyor. Yani “belki abartıyorum” diye düşündüğün çekince çoğu zaman abartı olmuyor.
Bunun pratik bir orta yolu var: tanıyı söylemeden ihtiyacı söylemek.
- “Toplantı özetlerini yazılı almak benim için çok daha verimli oluyor.”
- “Açık ofiste odaklanmakta zorlanıyorum, kulaklık kullanacağım.”
- “Sözlü verilen işleri kaçırıyorum, mesajla yazar mısın.”
Bu cümlelerin hiçbiri tanı gerektirmiyor ve çoğu iş yerinde sorunsuz karşılanıyor. Ben kendi şirketimi kurmadan önce de, kurduktan sonra müşterilerle çalışırken de en çok bu üçüncü cümleyi kullandım. İşe yaraması için kimsenin benim tanımı bilmesi gerekmedi.
Resmî düzenleme istemek ayrı bir süreç; onu iş hayatında DEHB ve düzenlemeler yazısında anlattım.
Sağlık ortamında. Burada açmak neredeyse her zaman gerekiyor. İlaç etkileşimleri, ameliyat öncesi bilgilendirme, başka bir tedavinin planlanması; hekimin eksik bilgiyle karar vermesi kimsenin işine yaramıyor.
Okulda ve üniversitede. Düzenleme talep edeceksen kurumun ilgili birimine bildirmen gerekiyor; sözlü anlatmak tek başına bir hak doğurmuyor. Ayrıntısı okulda ve üniversitede DEHB yazısında.
Nasıl anlatmalı
Kısa tut. Uzun açıklama savunma gibi duyuluyor. Ben bunu zor öğrendim: ne kadar çok açıklarsam o kadar çok mazeret sıralıyormuşum gibi çıkıyordu. İki cümle yetiyor.
Belirtiyi anlat, tanıyı sonra söyle. “Sözlü talimatları kaçırıyorum” cümlesi, “DEHB'im var” cümlesinden daha çok iş görüyor. Sebebi basit: karşı tarafa ne yapacağını söylüyor.
Sonunda bir talep olsun. Talebi olmayan bir açıklama havada kalıyor ve havada kalan açıklama bir süre sonra utanca dönüşüyor.
Tepkiye hazırlıklı ol. “Herkes biraz öyle” cümlesini duyma ihtimalin yüksek. Bu cümle çoğu zaman kötü niyetten gelmiyor, bilgisizlikten geliyor. Sözlükte iyi niyetli yanlış bilgi diye geçiyor. Hazır bir cevabım var ve işimi görüyor: “Evet, herkeste bir miktar var. Bende hayatı zorlaştıracak kadar var, o yüzden tanı konuldu.”
Zamanlamayı sen seç. Bir hatanın hemen ardından anlatmak en kötü an. O konuşma bir açıklama gibi duyulmuyor; mazeret gibi duyuluyor. Sakin bir güne bırakmak konuşmanın tonunu tamamen değiştiriyor.
Açmamak da bir karar
Anlatmamayı seçmek dürüstsüzlük olarak görülmemeli. Tanı özel bir sağlık bilgisi ve paylaşımı senin kararın.
Damgalanmanın gerçekten yüksek olduğu bir ortamda susmak, korkaklık değil kendini koruma davranışı. Sözlükte açıklama kararı başlığı bu dengeyi anlatıyor.
Benim kendi kuralım şu oldu: anlattığım her yerde karşı taraftan somut bir şey istiyorum. İsteyecek bir şeyim yoksa anlatmıyorum. Bu kural beni hem gereksiz konuşmalardan hem de sonradan gelen “keşke söylemeseydim” hissinden korudu.
Anlattıktan sonraki hafta
Bir şeyi kimse söylemiyor: anlattıktan sonraki birkaç gün tuhaf geçiyor. Karşındaki kişinin sana bakışında bir değişiklik arıyorsun, her sıradan tepkisini yeni bilgiyle okuyor, “acaba şimdi beni öyle mi görüyor” diye düşünüyorsun.
Bende bu birkaç gün sürdü ve sonra geçti. Geçmesinin sebebi de şuydu: karşı taraf benim kadar meşgul değildi bu bilgiyle. Onun için bir cümleydi, benim içinse yıllardır taşıdığım bir şeyin sesli hali.
Bunu önceden bilmek işe yarıyor. O birkaç günü bir hata işareti saymıyorsun; normal bir geçiş olarak okuyorsun.
Bir de şu var: geri alamıyorsun
Açmanın en çok atlanan tarafı bu. Bilgi bir kez çıktıktan sonra nereye gittiğini kontrol edemiyorsun. Anlattığın kişinin bunu bir başkasına anlatmayacağının garantisi yok ve çoğu zaman kötü niyetle de olmuyor.
Bu yüzden karar verirken şunu düşünmek işe yarıyor: bu bilgi bu ortamda dolaşsaydı ne olurdu? Cevap “hiçbir şey” ise rahatsın. Cevabı bilmiyorsan, bilmediğini not etmek de bir bilgi.
Bir de şu var: geri alamamak her zaman kötü bir şey olmuyor. Yakın bir ilişkide bilgiyi geri alamamak, o ilişkinin artık yeni bir zeminde yürüdüğü anlamına geliyor ve bu genelde iyi bir zemin. Sorunlu olan taraf, bilginin senin seçmediğin bir yere gitmesi. Bu yüzden ben kararı ortama göre değil, kişiye göre veriyorum. Aynı ofiste iki kişiden birine anlatıp diğerine anlatmamak bir tutarsızlık sayılmaz; tanıdığın insana göre karar vermektir.
Damgalanmanın kendisini ve nereden geldiğini DEHB'de damgalanma yazısında ele aldım.
Sık sorulanlar
- DEHB tanısını kime açmalıyım?
- Tanıyı açmak bir zorunluluk değil, bir araç. Kime, ne kadar ve niçin anlatacağınız ortama göre değişiyor.
- İş yerinde açmak işe yarıyor mu?
- Sonuç çok değişken. Somut bir düzenleme isteyecekseniz anlatmak işe yarıyor; yalnızca anlaşılmak için anlatmak her zaman iyi sonuç vermiyor.
- Yakın ilişkilerde açmak faydalı mı?
- Genelde yükü azaltıyor. Davranışın arkasındaki mekanizma bilindiğinde yanlış yorum ihtimali düşüyor.
- Açtıktan sonra geri alınabilir mi?
- Alınamıyor ve karar verirken bu hesaba katılıyor. Bu yüzden acele etmemek, çoğu durumda daha iyi bir strateji.
Yeni yazılardan haberdar ol
Yeni yazı yayınladığımda haber vereyim. Reklam yok, başka bir şey yok.