İçeriğe geç
Yöntemler

DEHB ile sunum yapmak: akışı kaybetmek ve heyecan

Konuyu biliyorum ama sunumun ortasında yolu kaybediyorum. DEHB'de akışın neden koptuğunu, heyecanın payını ve ezber yerine iskeletle hazırlanmayı anlattım.

Cansu6 dakika okumaOrta

Read this article in EnglishDiesen Artikel auf Deutsch lesenLire cet article en français

Kısa cevap

DEHB'de sunum sırasında akışın kopması çoğu zaman bilgi eksikliğinden gelmez; araya giren yan fikirleri durdurmak ve ana planı akılda tutmak zorlanır.

Uzun cevap

DEHB ile sosyal kaygının sık birlikte görüldüğü de biliniyor, bu yüzden heyecan ayrı bir yük olarak eklenebilir. Kelimesi kelimesine ezber yerine üç duraklı bir iskelet, cümle halinde yazılmış slayt başlıkları ve ayakta yapılan sesli prova daha iyi çalışır. Heyecanı bastırmaya çalışmak yerine onu heyecan olarak adlandırmak da araştırmalarda denenmiş ve denemeye değer bir yöntem.

Bu yazıda 7 bölüm var

Slayt açık, ilk iki cümle yerli yerinde. Üçüncü cümlenin ortasında aklıma çok iyi bir örnek geliyor. Örneği anlatıyorum, örneğin içinden bir ayrıntı daha çıkıyor. Bir dakika sonra dinleyenlerin yüzüne bakıyorum ve nereden geldiğimi hatırlamıyorum.

Konuyu biliyorum. Kaybettiğim şey yol.

Bu yazıda o yolun neden koptuğunu, heyecanın bu tabloya nasıl eklendiğini ve hazırlığı DEHB'ye göre nasıl kurmayı denediğimi anlatıyorum.

Akış neden kopuyor

Konuşmak dışarıdan tek bir iş gibi görünüyor. İçeride aynı anda birkaç iş yürüyor: söylediğin cümleyi kurmak, bir sonraki cümleyi hazırlamak, genel planı akılda tutmak ve o anda gelen ilgisiz fikirleri kenara itmek.

Son kısım önemli. Russell Barkley'nin modeli DEHB'nin merkezine davranışsal ketlemeyi koyuyor: bir tepkiyi, bir dürtüyü ya da araya giren bir uyaranı durdurabilme yetisi (Barkley, 1997). Sunum sırasında aklına gelen parlak yan fikir tam da böyle bir uyaran. Ketleme zorlandığında o fikri söylemeden duramıyorsun ve fikir seni ana yoldan çıkarıyor.

Bu konuda doğrudan dil üretimine bakan bir çalışma da var. Katılımcılara iki resim ve bir fiil verilip cümle kurmaları istenmiş; bileşik sunumlu DEHB grubu, görevin zorluğu arttıkça daha fazla onarım tipi akıcısızlık üretmiş, yani başladığı cümleyi durdurup düzeltmiş (Engelhardt ve ark., 2010). Bu, laboratuvarda kısa cümlelerle yapılmış bir çalışma; sahnedeki yirmi dakikalık bir sunumla aynı şey sayılmaz. Ama “cümlenin ortasında geri dönüp düzeltme” hissinin bir karşılığı olduğunu görmek bana iyi geldi.

Konuyu bilmek ile konuyu bir çizgide anlatabilmek iki ayrı beceri.

Çalışma belleği de işin içinde. Yan fikre girdiğimde ana planın nerede kaldığını tutan yer boşalıyor. Geri dönmek istediğimde dönülecek adres silinmiş oluyor. “Bir dakika, nerede kalmıştım” cümlesi bende bir unutkanlıktan çok bir adres kaybına benziyor.

Heyecan ayrı bir katman

Sunum anında bir de beden devreye giriyor. Kalp hızlanıyor, ses değişiyor, zihin ya olağandan hızlı ya da olağandan boş çalışıyor.

DEHB ile sosyal kaygının ilişkisini inceleyen kırk bir çalışmalık sistematik derleme, iki durumun sık birlikte görüldüğünü ve birlikte olduklarında sosyal güçlüklerin ve kaygı belirtilerinin daha ağır seyrettiğini bildiriyor. Sosyal kaygı özellikle dikkatsiz sunumla daha sık ilişkilendirilmiş (Støre ve ark., 2024). Çalışmalar arasında oranların çok geniş bir aralıkta değiştiğini de eklemek gerekiyor; tek bir rakam vermek yanıltıcı olur.

Benim için bu bulgunun anlamı şu: sessiz, dikkatsiz sunumla büyümüş biri olarak yıllarca “yanlış bir şey söyleyeceğim” korkusunu taşıdım. Sunumdaki heyecanın bir kısmı o anın heyecanı, bir kısmı biriken bir geçmişin sesi. Bu ikisini ayırmak işime yarıyor. Kaygının genel tablosunu DEHB ve anksiyete yazısında yazmıştım.

Sakinleşmek yerine adını değiştirmek

Sunumdan önce en çok duyduğum tavsiye “sakin ol”. Benim bedenim bu tavsiyeyi hiç dinlemedi.

Alison Wood Brooks'un çalışmaları başka bir yol öneriyor. Karaoke, topluluk önünde konuşma ve matematik görevlerinde katılımcıların bir kısmı kaygılarını heyecan olarak yeniden adlandırmış; örneğin yüksek sesle “heyecanlıyım” demişler. Sakinleşmeye çalışanlara göre kendilerini daha heyecanlı hissetmişler ve daha iyi performans göstermişler (Brooks, 2014). Açıklama şöyle: kaygı da heyecan da yüksek uyarılma hali. Yüksek uyarılmayı düşük uyarılmaya çevirmek zor, aynı yükseklikteki başka bir duyguya çevirmek daha kolay.

Bu çalışmalar DEHB'li katılımcılarla yapılmadı ve etkinin herkeste aynı büyüklükte olacağını söyleyemem. Yine de denemesi bedava. Kapıdan girmeden önce kendime “sakin ol” yerine “heyecanlıyım” demek, en azından bedenimle kavga etmemi azaltıyor.

Ezber yerine iskelet

Sunuma hazırlanırken yıllarca iki uç arasında gidip geldim: ya kelimesi kelimesine ezber ya da “ben konuyu biliyorum” deyip hiç hazırlanmamak. İkisi de bende işe yaramadı. Ezber, tek bir kelime kaçınca bütünüyle çöküyor. Hazırlıksızlık, yan yollara sonsuz kapı açıyor.

Denemeye değer bulduğum şey bir iskelet:

Üç durak. Sunumu en fazla üç ana noktaya indirmek. Her durağın tek cümlelik bir özü olsun ve yalnızca bu cümle ezberlensin.

Slayt başlığını cümle yapmak. “Veriler” yerine “Kullanıcıların çoğu ikinci adımda çıkıyor”. Kaybolup slayta baktığımda, ne söylemem gerektiği orada yazıyor.

Dönüş cümlesi. Her durağın sonuna, bir sonrakine bağlayan hazır bir cümle. Yan yola saptığımda da ana yola bu cümleyle dönüyorum.

Yan fikirler için bir kutu. Hazırlık sırasında gelen güzel ama gereksiz örnekleri ayrı bir kağıda yazmak. Sunumda akla geldiğinde “bu kutudaydı” diyebilmek, onu söyleme dürtüsünü azaltıyor. Kutudakiler soru cevap bölümünde de işe yarayabiliyor.

Ayakta ve sesli prova. Kafada prova yapmak yanıltıcı; zihin boşlukları kendiliğinden dolduruyor. Sesli prova, gerçekten nerede takıldığını gösteriyor. Süreyi görünür bir sayaçla ölçmek, zaman körlüğü yüzünden beş dakikalık kısmın on beş dakika sürdüğünü de baştan ortaya çıkarıyor.

Sunum günü

Hazırlığın büyük kısmı önceki günlerde yapılıyor ama sunum sabahının da kendi küçük tuzakları var.

Son dakika düzeltmesine girmemek. Sunumdan bir saat önce slaytları “son bir kez” açtığımda mutlaka değiştirecek bir şey buluyorum. Değiştirdikçe provadaki iskelet bozuluyor. Kendime koyduğum kural şu: sunum sabahı yalnızca okumak, düzeltmemek.

Açılış cümlesini ezberlemek. İskeletin geri kalanı esnek kalabilir ama ilk otuz saniye ezber olmalı. Heyecanın en yüksek olduğu an başlangıç. İlk cümle yerine oturunca beden de biraz yavaşlıyor.

Girmeden önce hareket etmek. Koridorda birkaç dakika yürümek, merdiven çıkmak ya da sadece ayakta durup omuzları gevşetmek. Birikmiş huzursuzluğun bir kısmı kürsüye gelmeden dağılıyor.

Süreyi görünür yere koymak. Saate bakmak için telefonu elime aldığımda başka bir şeye kayma ihtimalim var. Masaya konmuş küçük bir saat ya da sunum ekranındaki sayaç daha güvenli.

Önündeki kağıt. Üç durağın tek cümlelik özlerini ve dönüş cümlelerini büyük harflerle yazdığım tek bir kağıt. Kaybolduğumda ekrana değil kağıda bakıyorum; göz hareketi daha kısa, dönüş daha hızlı.

Çevrimiçi sunumlarda birkaç şey daha ekleniyor. Bildirimleri kapatmak, sunum dışındaki bütün sekmeleri kapatmak ve notları kameranın hemen yanına koymak. Karşımda yüzler değil küçük kareler olduğunda dinleyicinin tepkisini okumak zorlaşıyor; bu yüzden her durağın sonunda “buraya kadar bir soru var mı” diye durmak hem bana nefes aldırıyor hem de karşı tarafın hala orada olduğunu gösteriyor.

Sunumun ortasında gerçekten bir şeyi atladığımı fark ettiğimde ise geri dönüp baştan anlatmıyorum. “Bir noktayı eklemek istiyorum” deyip kısa bir cümleyle söylüyorum ve kaldığım yere dönüyorum. Dinleyenlerin çoğu atlanan kısmı fark etmemiş bile oluyor.

Soru cevap kısmı

Benim için sunumun en riskli kısmı burası. Soru bitmeden cevabı biliyormuş gibi hissediyorum ve lafı almak istiyorum.

Denediğim küçük bir kural var: soruyu kendi cümlelerimle tekrar etmek. “Yani şunu soruyorsunuz...” Bu cümle hem soruyu gerçekten dinlememi sağlıyor hem de cevabı kurmak için birkaç saniye veriyor. Çok konuşma eğiliminin genel tarafını DEHB'liler neden çok konuşur yazısında anlatmıştım.

Bilmediğim bir soru geldiğinde “Bunu kontrol edip size döneyim” demek de geçerli bir cevap. Hazırlıksız bir cevabı uzatmak çoğu zaman yeni bir yan yol açıyor.

Sonrası

Sunum bittikten sonra zihnim onu saatlerce yeniden oynatıyor. Kaçırdığım cümle, sesimin titrediği an, birinin yüzündeki ifade.

Bu oynatmayı durdurmak kolay olmuyor. Bana iyi gelen, sunumdan hemen sonra üç satır yazmak: iyi giden bir şey, bir dahaki sefere değiştireceğim bir şey ve “bitti”. Üçüncü satır tuhaf görünüyor ama zihne işin kapandığını haber veriyor.

Sunumda akışı kaybetmem beni kötü bir anlatıcı yapmıyor. Yalnızca yolun haritasını kafamda değil, önümde tutmam gerektiğini hatırlatıyor.

Sık sorulanlar

Sunumda akış neden kopuyor?
Çoğu zaman bilgi eksikliğinden değil. Araya giren yan fikirleri durdurmak ve ana planı akılda tutmak zorlanıyor.
Heyecan neden ayrı bir yük?
DEHB ile sosyal kaygının sık birlikte görüldüğü biliniyor. Kaygı, zaten zorlanan çalışma belleğinin üstüne biniyor.
Ezber mi, iskelet mi?
Kelimesi kelimesine ezber yerine üç duraklı bir iskelet daha güvenli. Ezberde tek bir kayma bütün akışı durduruyor.
Soru cevap kısmında ne yapmalı?
Soruyu tekrar ederek başlamak. Bu hem düşünmek için zaman kazandırıyor hem de soruyu doğru anlayıp anlamadığını kontrol etmeni sağlıyor.

Bu yöntem sende ne yaptı?

İşaretin bu tarayıcıda saklanıyor. Sunucuya yalnızca sayı gidiyor, kim işaretledi tutulmuyor.

Yazar hakkında

Cansu, DEHB ile yaşayan bir yetişkin. Uzmanlığı yok; elindeki tek şey kendi denediği yöntemler ve kendi gündelik deneyimi. Bir yöntem onda tuttu diye sende tutar mı, bilinmez. Ondan gitmeyen bir şey senin işine yarayabilir.

Buradaki hiçbir şey tıbbi tavsiye, tanı ya da tedavi yerine geçmez. İlaç, doz ve tedavi kararları hekiminle konuşulacak şeyler. Daha fazlası.

Kaynaklar4
  1. Barkley, R. A. (1997). Behavioral inhibition, sustained attention, and executive functions: Constructing a unifying theory of ADHD. Psychological Bulletin, 121(1), 65-94.↩
  2. Engelhardt, P. E., Corley, M., Nigg, J. T., & Ferreira, F. (2010). The role of inhibition in the production of disfluencies. Memory & Cognition, 38(5), 617-628.↩
  3. Støre, S. J., Van Zalk, N., Granander Schwartz, W., Nilsson, V., & Tillfors, M. (2024). The relationship between social anxiety disorder and ADHD in adolescents and adults: A systematic review. Journal of Attention Disorders, 28(9), 1299-1319.↩
  4. Brooks, A. W. (2014). Get excited: Reappraising pre-performance anxiety as excitement. Journal of Experimental Psychology: General, 143(3), 1144-1158.↩

Yeni yazılardan haberdar ol

Yeni yazı yayınladığımda haber vereyim. Reklam yok, başka bir şey yok.