Kendine Ait Bir Oda
Virginia Woolf
Woolf 'kadınlar neden az yazdı' sorusuna yetenekle değil odayla ve parayla cevap veriyor. Soruyu kaydırması bende kaldı.
Read this article in EnglishDiesen Artikel auf Deutsch lesenLire cet article en français
Bu yazıda 7 bölüm var
1928'de Woolf, Cambridge'in iki kadın kolejine “kadınlar ve kurmaca” üzerine konuşmaya davet ediliyor. Metin ertesi yıl kitap olarak basılıyor.
Ortaya çıkan kitap, edebiyat tarihinin bir sorusunu maddi bir soruya çeviriyor.
Merkezindeki cümle
Bir kadının kurmaca yazabilmesi için kendine ait bir odaya ve yılda beş yüz sterline ihtiyacı var.
Bunu bir metafor olarak söylemiyor. Kapısı kapanan gerçek bir oda ve kimseden istemek zorunda kalmadığı gerçek bir gelir.
Soruyu kaydırması
Yeteneği tartışmıyor. Koşulları tartışıyor.
Bu bende kaldı, çünkü ben de uzun süre kendi üretemeyişimi bir karakter meselesi sandım. Yeterince disiplinli değilim. Yeterince istemiyorum. Yeterince ciddi değilim.
Woolf soruyu başka bir yere taşıyor: koşulların neydi?
Kesintisiz zaman. Kapanan bir kapı. Kimsenin ihtiyaçlarının araya girmediği bir aralık. Kendi adına harcayabildiğin bir para.
Bunlar üretmenin görünmeyen altyapısı. Kimin bunlara sahip olduğu, kimin eser bırakacağını da belirliyor.
Kitabın yürüyüşü
Metin bir argüman gibi değil, bir gün gibi ilerliyor.
Woolf üniversite bahçesinde çimenlerin üstünde yürürken oradan kovuluyor: çimen erkeklere ait. Kütüphaneye girmek istiyor ama refakatsiz kadınlar içeri alınmıyor.
Erkek kolejinde yenen yemeği anlatıyor: dil balığı, keklik, şarap. Sonra kadın kolejindeki yemeği: sade et suyu, sığır eti, kuru erik.
Bunları yan yana koyuyor ve yorum yapmıyor. Yorum gerekmiyor.
Sonra kütüphaneye gidiyor ve “kadınlar” üzerine yazılmış kitapları arıyor. Yüzlercesi var ve hepsini erkekler yazmış.
Judith Shakespeare
Kitabın en sert yeri ve en çok hatırlanan bölümü.
Woolf, Shakespeare'in aynı yetenekte bir kız kardeşi olduğunu varsayıyor. Judith adını veriyor ve o hayatı adım adım kuruyor.
Okula gönderilmiyor, çünkü kızlar gönderilmiyor. Evde tutuluyor. On yedisinde bir tüccarla evlendirilmek isteniyor. Karşı çıkıyor, dövülüyor, sonra kaçıyor.
Londra'da tiyatronun kapısına gidiyor. Gülüyorlar; kadınlar sahneye çıkamıyor. Bir yönetmen ona acıyor, himayesine alıyor.
Hamile kalıyor. Bir kış gecesi kendini öldürüyor.
Aynı yetenek. Farklı koşullar. Hiç kalmayan bir eser.
“Neden büyük kadın yazar yok” sorusuna verilen en etkili cevaplardan biri ve on sayfa sürüyor.
Öfkenin metne sızması
Woolf'un ilginç bir gözlemi var: bazı kadın yazarların kitaplarında öfkenin metni bozduğunu söylüyor.
Charlotte Brontë örneğini veriyor. Jane Eyre'de anlatı ilerlerken birden yazarın kendi öfkesi devreye giriyor ve roman bir an için duruyor.
Woolf bunu bir kusur sayıyor ama sebebini de söylüyor: haksızlığa uğrayan biri sakin yazamıyor ve sakin yazamamak da o haksızlığın bir sonucu.
Bu bölüm bana kitabın en ince yeri gibi geldi.
Kimin adına konuştuğu
Kitabın sınırlarını da görmek gerekiyor.
Woolf belirli bir yerden bakıyor: İngiltere, orta ve üst sınıf, beyaz kadınlar.
Sözünü ettiği yıllık beş yüz sterlin, dönemin çoğu kadını için ulaşılabilir bir rakam değildi. Kitapta hizmetçi kadınların odası hiç konuşulmuyor. Oysa Woolf'un kendi odasının mümkün olmasını sağlayan da onlar.
Bu eleştiri kitaba sonradan yöneltildi ve haklı. Metnin değerini ortadan kaldırmıyor ama kimin adına konuştuğunu netleştiriyor. Okurken bunu akılda tutmak iyi olur.
Beklemediğim şey: mizahı
Ağır bir tez metni sanıyordum.
Woolf bahçeden kovulmasını, kütüphaneye alınmamasını, yemekteki farkı hınzırca yazıyor. Anlatıcının adının önemsiz olduğunu söylerken bile bir şaka var.
Konuşma metni olduğu için de akıcı: karşısında bir dinleyici varmış gibi yazılmış, sorular soruyor, kendi kendine itiraz ediyor.
Romanlarından çok daha kolay okunuyor. Bence Woolf'a başlamak isteyen için doğru kapı.
Yüz elli sayfa.