Aylak Adam
Yusuf Atılgan
C.'yi hiç sevmedim ama kitabı sevdim. Hiçbir şeye tutunamamanın insanlara uygulanmış hali ve kalabalığın içinde yürüyerek anlatılan bir yalnızlık.
Read this article in EnglishDiesen Artikel auf Deutsch lesenLire cet article en français
Bu yazıda 7 bölüm var
C. çalışmıyor. Babasından kalan parayla yaşıyor, İstanbul'da yürüyor, insanlara bakıyor ve bir şey arıyor.
Ne aradığını bilmiyor. Kitap boyunca da öğrenemiyor.
Aslında ne arıyor
Kitap bunu birkaç yerde adlandırıyor: gerçek bir yakınlık. Sahici bir ilişki. Rol yapmadığı bir insan.
Ama aramanın biçimi baştan sakat.
Bir kadın görüyor, takip ediyor, tanışıyor, birkaç hafta yoğun bir ilgi gösteriyor. Sonra bir şey bozuluyor: kadın sıradanlaşıyor, bir alışkanlığa dönüşüyor, beklentileri oluyor. C. çekiliyor.
Sonra bir sonraki. Güler, Ayşe, sonunda peşine düştüğü ama hiç konuşamadığı bir kadın.
Aradığı şeyi bulsa ne yapacağını bilmiyor ve kitabın acımasız tarafı bunu ona hiç söylememesi.
Onu sevmedim
Bunu baştan yazayım, çünkü kitap üzerine yazılanların çoğu C.'yi bir tür kahraman gibi görüyor ve ben oradan bakamadım.
Bencil. Kadınlara karşı davranışı savunulacak gibi değil: yaklaşıyor, ilgileniyor, bir anda soğuyup çekiliyor ve bunun bir bedeli olduğunu hiç düşünmüyor. Karşısındaki insanların birer hayatı olduğu aklına gelmiyor.
Kendini herkesten farklı görüyor ve bu farkı bir üstünlük sayıyor. En dayanılmaz tarafı bu: etrafındaki herkesi sıradan bulması, kendi boşluğunu bir derinlik gibi taşıması.
Çalışan insanlara duyduğu küçümseme özellikle sinir bozucu ve C. kendi hayatının babasının parasıyla mümkün olduğunu hiç fark etmiyor.
Atılgan onu sevdirmeye çalışmıyor ve bunu takdir ediyorum. Bir yazarın kendi karakterine bu kadar mesafeli durabilmesi az rastlanan bir şey. Kitap onu ne haklı çıkarıyor ne cezalandırıyor.
Yine de bende kaldı
Çünkü bir şey tanıdık geldi: hiçbir şeye tam olarak tutunamamak.
C. sürekli yeni bir şeye başlıyor. Yeni bir kadın, yeni bir plan, yeni bir gün. İlk hafta parlıyor, üçüncü hafta anlamsızlaşıyor ve o bir sonrakine geçiyor.
Bunu bir hobi mezarlığı olarak da okuyabilirsin. Ben öyle okudum. Dolapta duran gitar, yarım kalan örgü, üç kez açılıp kapanmış defter, indirilip silinmiş uygulamalar.
C.'de aynı şeyin insanlara uygulanmış hali var. Fark burada ve önemli: bir hobiyi bıraktığında kimse zarar görmüyor.
Babası
Az konuşulan ama kitabın anahtarı olan kısım.
C.'nin çocukluğu anlatılıyor: baskıcı, mesafeli, sevgisiz bir baba. Annesini erken kaybetmiş. Halasıyla büyümüş.
Atılgan bunu bir açıklama olarak sunmuyor, “işte bu yüzden böyle oldu” demiyor. Sadece koyuyor.
Ama okur bağlantıyı kuruyor ve kurduğunda C.'ye biraz daha az kızıyor. Sonra o da geçiyor, çünkü açıklama mazeret değil.
Şehir
Kitabın en iyi yazılmış tarafı bence yürüyüş sahneleri.
C. sürekli yürüyor. Beyoğlu, Taksim, Karaköy. Etrafında yüzlerce insan var, hepsi bir yere gidiyor, hepsinin bir işi var. O ise sadece bakıyor.
Sinemalara giriyor, meyhanelerde oturuyor, otobüslere biniyor. Bir yere ait değil.
Kalabalığın içinde yalnız olmak. Kitabın taşıdığı ana duygu bu ve Atılgan bunu tek bir cümlede açıklamaya çalışmadan, sadece yürüterek anlatıyor.
Anlatıcı değişiyor
Bir teknik ayrıntı ama etkisi büyük: kitap çoğunlukla üçüncü tekilden anlatılıyor, ama arada C.'nin kendi sesine geçiyor. Bazı bölümler birinci tekil.
İlk fark ettiğimde şaşırdım. Sonra anladım: adam kendi hakkında konuşurken bile mesafeli, ancak arada kendine düşüyor.
1959'da yazılmış ve bu tekniğin o dönem Türk edebiyatında ne kadar alışılmadık olduğunu sonradan öğrendim.
Ne zaman okunmaz
İki yüz sayfa, bir günde bitiyor. Ama iyi bir gündeysen okuma.
Bu kitap seni iyi hissettirmiyor ve teselli de vermiyor. Sonunda bir çözülme, bir ders, bir kurtuluş yok. C. neredeyse başladığı yerde bitiriyor.
Yalnızlığın doğru tarif edildiğini görmek bazen tesellinin kendisi oluyor, o ayrı. Ama teselli aradığın bir günde bunu açma.
Ben kötü bir dönemde okudum ve pişman olmadım. Sadece bilerek başlamak lazım.