15.09.2026 Günlük XV Kendini zeki sananlar, kötülüğün ve salaklığın sıradanlığı
Kötülük çoğu zaman büyük planlarla gelmiyor. Düşünmemekle, kendinden emin olmakla, bir de kendini zeki sanmakla geliyor. Salaklığın, kibrin ve kötülüğün sıradanlığı üzerine bir günlük.
Bu yazıda 6 bölüm var
15.09.2026 Günlük Sayfa XV
Düşünmemek de bir tercih. En tehlikelisi de kendinden emin olanı.
Bugün aklımda bir soru var: insanlar neden kendilerini bu kadar zeki sanıyor?
Kızgınlıkla sormuyorum. Ya da şöyle diyeyim, biraz kızgınlıkla soruyorum ama asıl merak ettiğim şey kızgınlığın altında.
Birkaç gün önce değer bilmemek üzerine yazmıştım. Bu hafta gördüğüm bazı şeyler o yazının arka odasına götürdü beni. Değer bilmemenin yanında başka bir şey duruyordu: bilmediğini bilmemek. Ve bunun verdiği o rahat, o sarsılmaz güven.
Kendinden emin olanlar
Bazı insanlar hiç tereddüt etmiyor.
Bir konuyu beş dakika dinliyor, yargısını veriyor. Bir işin nasıl yapılacağını, o işi hiç yapmamış olarak anlatıyor. Bir insanın ne düşündüğünü, onu hiç dinlemeden biliyor. Soru sormuyor, çünkü soracak bir şey görmüyor.
İlk başlarda bu insanlara hayran olurdum. Ne kadar net, ne kadar emin, ne kadar güçlü. Ben ise her cümleden sonra "acaba" diyordum. Acaba yanlış mı anladım, acaba eksik mi düşündüm, acaba başka bir ihtimal var mı?
Şimdi farklı bakıyorum. Tereddüt bazen zayıflık değil. Düşünmenin kendisi.
Psikolojide çok bilinen bir çalışma var. Dunning ve Kruger'in 1999'da yayımladığı. Bir alanda yetersiz olan insanların, tam da o yetersizlik yüzünden kendi yetersizliklerini görmekte zorlanabildiğini gösteriyor. Bilmediğini fark etmek için bir miktar bilgi gerekiyor. O bilgi yoksa, insan kendini olduğundan çok daha iyi sanabiliyor.
Bu bulgunun internette ne kadar abartıldığını da biliyorum, her yerde bir slogan gibi kullanılıyor. Ama özündeki fikir bana çok tanıdık geliyor.
Bilmediğini bilmeyen insan, bildiğini sanan insandan daha rahat uyuyor.
Kötülüğün sıradanlığı
Buradan başka bir yere gitti aklım.
Hannah Arendt'in Eichmann davasını izleyip yazdığı kitap. Kitaplar bölümüne de koymuştum, Eichmann Kudüs'te. Arendt orada korkunç suçlara ortak olmuş bir adamı anlatıyor ve beklediği canavarı bulamıyor. Karşısında sıradan, kalıplarla konuşan, düşünmeyen bir memur var.
Arendt'in "kötülüğün sıradanlığı" dediği şey bu. Kötülüğün her zaman derin bir karanlıktan, büyük bir kin ya da şeytani bir plandan gelmediği. Bazen sadece düşünmemekten geldiği. Kendi yaptığını başkasının yerinden görmeye hiç çalışmamaktan.
Bu fikir yıllar içinde çok tartışıldı, biliyorum. Eichmann'ın gerçekten o kadar sıradan olup olmadığı da sorgulandı. Ama benim için önemli olan kısım şu: düşünmemek masum bir boşluk değil. İçine her şey dolabilir.
İki hafta kadar önce kötülüğün basit bir hâlini yazmıştım. Çocuksu bir hâl. Bir insanın başka birini neden incittiğini. Bugünkü düşünce onun büyük kardeşi gibi.
Aptallık kötülükten tehlikeli mi
Bir de Dietrich Bonhoeffer var. 1942'nin sonunda, savaşın ortasında yazdığı bir metinde aptallığın iyiliğe kötülükten daha tehlikeli bir düşman olabileceğini söylüyor.
Bu cümleyi ilk okuduğumda itiraz etmek istemiştim. Kötülük kötülüktür, aptallık en azından niyetsizdir diye düşünmüştüm.
Ama Bonhoeffer'in anlattığı aptallık zekâ eksikliği değil. Zeki insanlar da bu anlamda aptal olabiliyor. Onun kastettiği şey, bir insanın kendi düşünme yeteneğini bir kenara bırakıp sloganlara, kalabalığa, güce teslim etmesi. Böyle bir insanla konuşurken karşında bir kişi değil, ele geçirilmiş cümleler buluyorsun. Mantıkla ikna edemiyorsun çünkü mantık zaten masada değil.
Kötü niyetli birine karşı en azından bir direnç kurabilirsin. Kötülüğü görebilir, adını koyabilirsin. Ama düşünmeyi bırakmış birinin kendinden emin sığlığına karşı ne yapacağını bilemiyorsun.
Salaklığın sıradanlığı
Ben buna günlük hayattaki hâliyle salaklık diyorum.
Büyük tarihî felaketlerin küçük, gündelik kuzeni. Bir iş yerinde, bir toplantıda, bir ailede, bir arkadaş grubunda.
Bir kararın başkalarına ne yapacağını düşünmeden verilmesi. "Ben böyle düşünüyorum" cümlesinin bir tartışmanın sonu sayılması. Başkasının emeğinin, sadece anlaşılmadığı için küçümsenmesi. Bir insanın bir etiketle özetlenip geçilmesi.
DEHB'li biri olarak bu salaklığın çok tanıdık bir yüzünü gördüm. "Biraz dikkat etse düzelir." "Herkesin dikkati dağılıyor, abartıyorsun." "Bu moda bir tanı." Bu cümleleri kuran insanların çoğu kötü niyetli değil. Sadece düşünmemiş. Ve düşünmemiş olmaktan hiç rahatsız değil.
Beni en çok yoran şey kötülük değil. Düşünmemekten bu kadar rahat olmak.
Kendime dönmek
Bu yazıyı yazarken bir tuzağa düşmemek istiyorum. Kendini zeki sananları eleştirirken kendimi zeki sanmak.
Çünkü bu tuzak çok yakında duruyor.
Ben de düşünmediğim anlar yaşıyorum. Bir insanı yarım cümleden yargıladığım, bir konuda bildiğimden emin olduğum ama aslında hiç sorgulamadığım, kalabalığın söylediğini kendi fikrim sandığım anlar. Kızgın olduğumda özellikle. Kızgınlık düşünmeyi kısaltıyor.
O yüzden bu yazının sonunda başkaları için değil, kendim için birkaç soru bırakmak istiyorum.
Bu konuda gerçekten biliyor muyum, yoksa bildiğimi mi sanıyorum?
Bu kararın başkasına ne yapacağını düşündüm mü?
Karşımdaki insanı dinledim mi, yoksa cevabımı mı hazırladım?
En son ne zaman fikrimi değiştirdim?
Tereddüdü savunmak
Yıllarca "acaba"larımdan utandım. Kararsız, emin olamayan, her şeyi fazla düşünen biri olmaktan.
Bugün o "acaba"ları biraz savunmak istiyorum.
Her şeyi sorgulamak bazen yorucu, bazen felç edici, biliyorum. Analiz felcini de yaşıyorum. Ama sorgulamayı tamamen bırakmış bir zihnin sığlığını gördükçe, kendi tereddüdüme biraz daha şefkatle bakıyorum.
Belki zekâ, bilmek değil. Bilmediğini fark edebilmek.
Ve kötülüğe karşı ilk direnç, büyük kahramanlıklar değil. Sadece durup düşünmek.