14.09.2026 Günlük XIV Yorgunluk
Uyuyunca geçen yorgunluk var, uyuyunca geçmeyen yorgunluk var. Bedenin, zihnin ve iyi görünmeye çalışmanın yorgunluğu. Yorgunluğun kaç türü olduğu ve hangisinin bende olduğu üzerine.
Bu yazıda 8 bölüm var
14.09.2026 Günlük Sayfa XIV
Bazı yorgunluklar uykuyla değil, anlaşılmakla geçer.
Pazartesi. Yorgunum.
Bunu yazmak bile biraz yorucu. Çünkü "yorgunum" kelimesini o kadar çok kullanıyorum ki artık bir anlamı kalmadı gibi. Sabah yorgunum, öğlen yorgunum, akşam yorgunum. Hafta sonundan sonra yorgunum, tatilden sonra yorgunum, uzun bir uykudan sonra bile yorgunum.
Bugün bu kelimeyi biraz açmak istedim. Çünkü "yorgunum" dediğimde aslında tek bir şeyi anlatmıyorum.
Uyuyunca geçen yorgunluk
Birinci tür en basiti. Bedenin yorgunluğu.
Uzun bir gün, az uyku, çok hareket. Bu yorgunluk dürüst. Nereden geldiğini biliyorsun, nasıl geçeceğini de biliyorsun. İyi bir uyku, biraz yemek, biraz dinlenme. Sabah kalktığında gitmiş oluyor.
Bu yorgunluğu özlüyorum bazen. Çünkü onun bir sonu var.
Uyuyunca geçmeyen yorgunluk
İkinci tür daha sinsi. Uyusam da geçmiyor.
Sabah sekiz saat uyumuş olarak kalkıyorum ve sanki hiç uyumamışım gibi hissediyorum. Kafamın içi puslu. Düşünceler yavaş, kelimeler geç geliyor. Bir cümleyi okuyorum, anlamı bir süre sonra varıyor.
Bu yorgunluğun kaynağını tam bilmiyorum. Bir kısmı DEHB'nin kendisiyle ilgili olabilir diye düşünüyorum. Gün boyu dikkatimi bir yere tutmak için harcadığım çaba, başkalarının kolayca yaptığı şeyi yapabilmek için fazladan açtığım motor. Beyin hiç rölantiye geçmiyor. Sürekli yokuş yukarı gidiyor gibi.
Bir kısmı da uykunun kendisiyle ilgili. Geç yatıyorum çünkü gece zihnim sonunda susuyor ve o sessizliği bırakmak istemiyorum. Sonra sabah alarm çalıyor ve uykunun nitelikli kısmı yarım kalıyor.
Bu yorgunluğun bir tarafı da benim bilmediğim şeyler olabilir. Demir, tiroit, uyku düzeni. Bunları bir hekime sormadan yalnızca DEHB'ye bağlamamak gerektiğini de biliyorum. Bunu kendime not olarak da yazıyorum.
İyi görünmenin yorgunluğu
Üçüncü tür, en zor anlatılanı.
Gün boyu iyi görünmeye çalışmanın yorgunluğu.
Toplantıda dikkatimin dağıldığını belli etmemeye çalışmak. Unuttuğum bir şeyi hatırlıyormuş gibi yapmak. Geç kaldığımı telafi etmek için fazladan hazırlıklı görünmek. Yorgun olduğum hâlde enerjik konuşmak. Kafamın içinde on şey dönerken tek bir konuya odaklıymış gibi durmak.
Bunun bir adı var: maskeleme. Belirtiyi ortadan kaldırmıyorsun, görünmez hâle getiriyorsun. Ve görünmez hâle getirmek için harcadığın enerji bir yerden çıkıyor.
Günün sonunda eve geldiğimde hissettiğim o ağırlık, yaptığım işlerden değil, gün boyu taşıdığım o maskeden geliyor bazen.
Yüzümdeki maskeyi çıkardığımda yorgunluğum görünür oluyor. Ama yorgunluğu yapan, maskenin kendisi.
Karar vermenin yorgunluğu
Dördüncü tür, kendi işini yapan herkesin tanıdığı bir yorgunluk olabilir.
Karar yorgunluğu.
Gün boyu küçüklü büyüklü o kadar çok karar veriyorum ki akşam olduğunda "ne yiyelim" sorusu bile ağır geliyor. Bir stratejinin yönüne karar vermek, bir teklifin rakamına karar vermek, bir maile nasıl cevap verileceğine karar vermek. Her biri zihinden bir şey götürüyor.
DEHB'de bu daha da belirgin olabiliyor çünkü seçenekler arasında sıralama yapmak zaten zor. Her seçenek aynı yükseklikte duruyor. Birini seçmek için hepsini tek tek tartmam gerekiyor.
Duygusal yorgunluk
Beşinci tür, belki de en derini.
Hissetmenin yorgunluğu.
Birinin bir cümlesine takılıp saatlerce onu düşünmek. Görülmediğini hissetmek. Anlaşılmadığını hissetmek. Bir haksızlığa kızıp o kızgınlığı gün boyu içinde taşımak. Kendine kızmak.
Bu yorgunluk bedende değil ama bedende de hissediliyor. Omuzlarda, çenede, göğsün ortasında bir ağırlık olarak.
Birkaç gün önce anlaşılmak üzerine yazmıştım. Anlaşılmamanın ne kadar yorucu olduğunu. Bugün bunu biraz daha iyi anlıyorum. Bazı yorgunluklar uykuyla geçmiyor. Anlaşılmakla geçiyor. Ya da en azından kendini anlamakla.
Hangisi bende
Bugün bu türlere bakınca hangisinin bende olduğunu sordum.
Cevap: hepsi. Farklı oranlarda, farklı günlerde.
Ama bunu ayırmak bir işe yarıyor. Çünkü "yorgunum" dediğimde hep aynı çözümü arıyordum: daha çok uyumak. Ve uyuduğumda geçmeyince daha çok yoruluyordum. Hatta bir yerden sonra yorgunluğumun kendisinden yoruldum.
Şimdi farklı sorular sorabilirim.
Bedenim mi yorgun? Uyuyayım.
Zihnim mi yorgun? Biraz boşluk, biraz duvar, biraz ekransız zaman.
Maskem mi yorgun? Maskemi çıkarabileceğim bir yer, bir insan, bir saat.
Kararlarım mı yorgun? Yarın için bir kararı bugünden vereyim, sabahı hafifleteyim.
Duygularım mı yorgun? Yazayım. Birine anlatayım. Ya da en azından kendime.
Yorgunluktan utanmak
Bir şey daha var.
Yorgun olmaktan utanıyorum. Özellikle "ne yaptın ki bu kadar yoruldun" sorusundan.
Bu soru dışarıdan gelmiyor bazen. İçeriden geliyor. Bugün büyük bir iş yapmadım, bir yere koşmadım, ağır bir şey kaldırmadım. Neden bu kadar yorgunum?
Çünkü görünmeyen işler de yoruyor. Dikkati tutmak, maskeyi taşımak, karar vermek, hissetmek. Bunların hiçbiri bir listede görünmüyor. Ama hepsi günün sonunda benden bir şey almış oluyor.
Yorgunluğumun sebebini göremiyorsam, belki yorgunluğum yok değildir. Belki sebebi görünmezdir.
Bu akşam
Bu akşam büyük bir şey yapmayacağım.
Erken yatmaya çalışacağım. Belki başaramam, gece zihnim yine susup o sessizliği bırakmak istemeyeceğim. Ama deneyeceğim.
Yatmadan önce bu yazıyı bitirdim. Bir yorgunluğu adıyla yazmak bile onu biraz hafifletiyor.
Pazartesi. Yorgunum.
Ama bu sefer hangi yorgunluk olduğunu biliyorum.