İçeriğe geç
Günlük

16.09.2026 Günlük XVI Yazmak

On altı gündür yazıyorum. Boş sayfadan korkan, başlamakta zorlanan, ama yazmaya başlayınca kendini duyan biri olarak yazmanın bana ne yaptığı ve neden bırakmak istemediğim üzerine.

4 dakika okumaOrta
Bu yazıda 7 bölüm var

16.09.2026 Günlük Sayfa XVI

Ya başlamamalı ya da bitirmeli. Ama bazen yazmak, başlamakla bitirmek arasındaki tek yer.

On altı gündür yazıyorum.

İlk günlüğümün başına "ya başlamamalı ya da bitirmeli" diye yazmıştım. O cümleyi yazarken aslında biraz korkuyordum. Çünkü ben başlayıp bitiremeyen biriyim. Yarım kalmış hobiler, yarım kalmış defterler, yarım kalmış planlar. Bu günlüğün de onlardan biri olacağını düşündüm.

On altı gün oldu. Hâlâ yazıyorum.

Bunu bir başarı olarak anlatmak istemiyorum. Ama fark etmeden geçmek de istemiyorum.

Boş sayfa

Yazmanın en zor anı herkes için ilk cümle belki. Benim için ise ilk cümleden önceki an.

Boş sayfanın karşısında otururken kafamda çok şey oluyor. O kadar çok şey oluyor ki hiçbiri sayfaya inmiyor. Bir fikir geliyor, onu yazmadan önce bir başkası geliyor, sonra ikisini birleştirmeye çalışırken ilki kayboluyor. Sayfa boş kalıyor, kafam dolu kalıyor.

DEHB'li biri olarak başlamanın ne kadar zor olduğunu biliyorum. Görev felci dediğimiz şey, yazarken en saf hâliyle ortaya çıkıyor. Ne yazacağımı biliyorum, yazmak istiyorum, ama elim klavyede donup kalıyor.

Bu on altı günde bir şey fark ettim: mükemmel ilk cümleyi beklemeyince başlayabiliyorum. Bugünün tarihini yazıyorum. Günlük Sayfa ve bir numara. Sonra aklımdaki en basit cümleyi. "Bugün duvara baktım." "Pazartesi. Yorgunum." "Bu sabah hava değişmişti."

İlk cümle kötü olabilir. Ama sayfa artık boş değil.

Yazmaya başlayınca

Sonra bir şey oluyor.

Bir cümle diğerini çağırıyor. Düşünceler sırayla gelmeye başlıyor. Kafamın içinde aynı anda dönen o on şey, sayfaya inerken bir sıraya giriyor. Hangisinin önemli olduğunu, hangisinin gürültü olduğunu yazarken fark ediyorum.

Yazmak benim için düşünmenin başka bir biçimi. Kafamın içinde düşündüğümde düşüncelerim dağınık, hızlı, yarım. Yazdığımda yavaşlıyorlar. Bir cümleyi bitirmek zorunda kalıyorum. Bir fikri sonuna kadar götürmek zorunda kalıyorum.

Bazen yazmaya başladığım konu ile bitirdiğim konu aynı olmuyor. Bir yaprakla başlıyorum, kendi taşıdıklarıma varıyorum. Bir duvarla başlıyorum, yorgunluğun türlerine varıyorum. Bunu planlamıyorum. Yazı beni oraya götürüyor.

Bu, hiperodakın iyi tarafı belki. Bir kez içine girince saatler akıyor, kahve soğuyor, dünya susuyor.

Kafamın içinde düşündüğümde kendimi duymuyorum. Yazdığımda duyuyorum.

Anlaşılmak için yazmak

Günlüğün başında birkaç okuyucusu olduğunu, bunun beni hem rahatlattığını hem de huzursuz ettiğini yazmıştım. Görülmek istemekle görülmekten korkmak arasında.

On altı gün sonra bu ikilem hâlâ duruyor.

Ama bir şey değişti. Artık yazarken önce okuyucuyu değil, kendimi düşünüyorum. Ben bu cümleyi anlıyor muyum? Bu duyguyu doğru mu tarif ettim? Söylediğim şeyi gerçekten söylüyor muyum?

Anlaşılmak dersinden kaldığımı yazmıştım. Belki yazmak, o dersi başka bir yoldan tekrar almak. Başkaları anlamasa da önce kendimi anlamak. Kendimi anlayınca, başkasına anlatmak için de doğru kelimeleri bulmak.

Görünmeyeni görünür kılmak

Bu günlükte sık sık görünmeyen şeylerden bahsettim.

Görünmeyen emek. Görünmeyen yorgunluk. Görünmeyen değer. Duvara bakarken içeride olan görünmeyen şeyler.

Yazmak bunları görünür kılıyor. Kimse okumasa bile. Bir şeyi yazdığımda, o şey artık sadece kafamın içinde değil. Bir sayfada duruyor. Tarihli. Dönüp bakılabilir.

DEHB'li biri olarak hafızam bana hep ihanet etti. Neler düşündüğümü, neler hissettiğimi, neleri fark ettiğimi çabucak unutuyorum. Zamanı hissetmediğim için bir ay önceki ben ile bugünkü ben arasındaki farkı göremiyorum.

Bu günlük benim dışarıdaki hafızam oluyor. On altı gün önceki bana dönüp bakabiliyorum. Ve orada, beni unuttuğum bir ben buluyorum.

Yazmanın bedeni

Bir de yazmanın bedenle ilgili tarafı var.

Yazarken omuzlarım gevşiyor. Nefesim yavaşlıyor. Kızgın bir günün sonunda yazdığımda, kızgınlığım kâğıda iniyor ve bedenim biraz hafifliyor. Yorgun olduğum bir akşam yazdığımda, yorgunluğun adını koymak onu biraz daha taşınabilir yapıyor.

Bunu bilimsel bir şey olarak söylemiyorum. Sadece bende böyle.

Bırakmak istemediğim şey

Bir yaprağın ardından yazdığım günlükte neyi bırakıp neyi taşımaya devam etmem gerektiğini sormuştum.

Bugün bir cevabım var, en azından bir tane: yazmayı taşımak istiyorum.

Hayatımdaki pek çok şeyi hafifletmek, bırakmak, yavaşlatmak istiyorum. Ama bu sayfaları değil. Bunlar bana yük olmuyor. Tam tersine, yükleri koyabileceğim bir yer oluyor.

Belki bir gün bu günlüğü de bırakırım. Hobi mezarlığıma bir mezar taşı daha eklerim. Bunu bilmiyorum ve artık bundan korkmuyorum.

Çünkü yazdığım her sayfa, yazılmış olarak kalacak.

On altıncı sayfa

On altı gün önce kendimi kurtarmak için bu siteyi açtığımı yazmıştım.

Kurtuldum mu? Hayır. Hâlâ yorgunum, hâlâ dağınığım, hâlâ geç kalıyorum, hâlâ duvara bakıyorum.

Ama bir şey buldum. Kendimle konuşabildiğim bir yer.

Ve bazen kurtulmak, bir yerden çıkmak değil. Kendinle konuşabileceğin bir yer bulmak.

Yarın yine yazacağım. Belki kötü bir ilk cümleyle.

Ama yazacağım.