İçeriğe geç
Günlük

Kötülüğün basit bir hali.. Çocuksu bir hal

Geçen gün çok sıradan bir şey oldu. Öyle dışarıdan bakınca üzerinde düşünmeye değecek hiçbir tarafı olmayan, günün içinde kaybolup gidecek bir şey. Birinin başka birine nasıl davrandığını gördüm. Bir cümle söyledi. Sonra sustu. Karşısındaki insanın yüzünde küçücük bir değişiklik oldu. Belki kimse fark etmedi. Ben de ilk anda fark etmedim zaten. Sonra eve geldiğimde o yüz ifadesi aklıma takıldı.

8 dakika okumaOrta

Bu yazının müziği

Spotify oynatıcısı. Açtığında sayfa Spotify'a bağlanır ve onların gizlilik koşulları geçerli olur. Açmazsan hiçbir istek gitmez.

Geçen gün çok sıradan bir şey oldu. Öyle dışarıdan bakınca üzerinde düşünmeye değecek hiçbir tarafı olmayan, günün içinde kaybolup gidecek bir şey. Birinin başka birine nasıl davrandığını gördüm. Bir cümle söyledi. Sonra sustu. Karşısındaki insanın yüzünde küçücük bir değişiklik oldu. Belki kimse fark etmedi. Ben de ilk anda fark etmedim zaten. Sonra eve geldiğimde o yüz ifadesi aklıma takıldı.

İnsan bazen yaşadığı şeyi değil, yaşadığı şeyin içindeki küçücük bir ayrıntıyı yanında götürüyor. Bir ses tonu, bir bakış, gereğinden uzun süren bir sessizlik. O an orada bulunan herkes hayatına devam ediyor ama sen eve geldiğinde bir şey seninle birlikte geliyor. Nedenini tam olarak bilmiyorsun. Sadece zihninin bir köşesinde dönüp duruyor.

Ben de o akşam bunu düşündüm. Bir insan başka bir insanı neden incitir?

Bu soru bana nedense hep çok büyük bir soru gibi geliyor. Çünkü “insan neden kötülük yapar?” diye sorduğumuz anda insanı ikiye ayırmak istiyoruz. İyi insanlar ve kötü insanlar. Sanki bazı insanların içinde karanlık bir taraf var ve bazılarında yok. Sanki kötü olanları bir yerlerinden tanıyabilsek, onlardan uzak durabilsek mesele çözülecek.

Ama hayat öyle değil.

Bunu yaş aldıkça daha iyi görüyorum. Kötü olduğunu düşündüğüm insanların bazı iyi taraflarına denk geldim. Çok iyi olduğunu düşündüğüm insanların da başkasına acımasız davranabildiğini gördüm. Bir insanın birine çok şefkatli, başka birine çok zalim olabildiğini gördüm. Hatta bazen aynı insanın aynı gün içerisinde ikisini de yapabildiğini.

Bu biraz rahatsız edici.

Çünkü insanın kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi bozuyor.

Ben iyi biriyim demek çok kolay. Özellikle kendimize karşı. Çünkü kendimizi niyetlerimiz üzerinden değerlendiriyoruz. “Ben aslında kötü bir şey yapmak istemedim.” “Benim niyetim o değildi.” “Ben de çok zor bir dönemden geçiyordum.” “Ben de incinmiştim.”

Bunların hepsi doğru olabilir.

Ama galiba bir insanın niyetiyle başka bir insanda bıraktığı etki her zaman aynı şey değil.

Bunu düşünmek beni biraz ürkütüyor. Çünkü insanın kendisini iyi biri olarak görmesi, bazen kendisini sorgulamasının önündeki en büyük engel olabilir. Kötü olduğuna inanan biri kendisiyle hesaplaşabilir. Ama iyi olduğuna kesin olarak inanmış biri, yaptığı her şeyi açıklamaya başlar.

Sonra aklıma çocukluğum geliyor.

Çocukların kötülük yapmasını izlediğim zamanlarda bunu daha kolay anlıyorum. Bir çocuk başka bir çocuğun oyuncağını alıyor. Diğeri ağlıyor. İlk çocuk çoğu zaman yaptığı şeyin ahlaki ağırlığını bizim anladığımız biçimde kavramıyor. İstiyor ve alıyor. Canı acımıyor çünkü canı yanan kendisi değil.

Sonra büyüyoruz.

Oyuncakların yerini başka şeyler alıyor.

Birinin sevgisi. Birinin zamanı. Birinin emeği. Birinin itibarı. Birinin fırsatı. Birinin kendisine duyduğu güven.

Ve büyüdükçe, başkasının elinden bir şeyi almak için artık elimizi uzatmamıza gerek kalmıyor. Bazen bir cümle yetiyor. Bazen susmak. Bazen bilerek görmemek. Bazen birinin zayıf tarafını bilip tam oraya dokunmak.

İşte burada insanın içindeki kötülüğü düşünmeye başlıyorum.

Acaba gerçekten insanın içinde bir kötülük var mı?

Yoksa insanın içinde, kötülüğe dönüşebilecek bazı şeyler mi var?

Bence ikisi aynı şey değil.

İnsanın içinde kıskançlık var. Ama kıskanmak tek başına kötülük değil. İnsan bazen başkasının sahip olduğu bir şeyi istiyor. Bu çok insani. İçimizde öfke var. Ama öfkelenmek de kötülük değil. Korkuyoruz, kendimizi korumak istiyoruz, üstün gelmek istiyoruz, kabul edilmek istiyoruz, bazen başkasından daha iyi olmak istiyoruz.

Bunların hepsi insanın içinde.

Belki mesele, bunların varlığı değil.

Mesele bunlarla ne yaptığımız.

Kıskandığımda ne yapıyorum?

Öfkelendiğimde kimi cezalandırıyorum?

Korktuğumda kendimi mi koruyorum, yoksa karşımdakine mi zarar veriyorum?

Birinin benden daha başarılı olması beni rahatsız ettiğinde onun başarısını küçümsüyor muyum?

Benden daha güzel, daha zeki, daha sevilen, daha özgür olduğunu düşündüğüm birine karşı içimde oluşan o küçük huzursuzluğu nasıl taşıyorum?

İnsan kendi içindeki bu küçük hareketleri çok iyi saklayabiliyor.

Başkalarından değil yalnızca.

Kendisinden de.

Belki kötülüğün en ilginç tarafı burada. İnsan çoğu zaman kendisini kötü biri olarak görmeden kötü bir şey yapabiliyor.

Bunun üzerine düşündükçe Adorno'yu tekrar okumak istiyorum. Çünkü onda beni rahatsız eden şey tam da bu. Kötülüğü yalnızca bazı insanların karakterinde aramak istemiyor. İnsanların içinde yaşadığı düzeni, itaati, otoriteyi, alışkanlıkları ve düşünmeyi bırakma biçimlerini de işin içine katıyor.

Bu bana çok daha gerçek geliyor.

Çünkü bazen insan kötü olduğu için değil, düşünmediği için zarar veriyor.

Bazen yalnızca herkes öyle yaptığı için.

Bazen kendisine verilen rolü yerine getirdiği için.

Bazen “benim görevim bu” dediği için.

Bazen karşısındaki insanı gerçekten bir insan olarak görmeyi bıraktığı için.

Bunu düşününce kötülük biraz daha korkunç bir hale geliyor. Çünkü onu yalnızca kötü insanların yapabileceği bir şey olmaktan çıkarıyor.

Sıradanlaştırıyor.

Belki de insanın asıl tehlikesi, kötülük yapabilecek kadar öfkeli olması değil. Yaptığı şey üzerine hiç düşünmeden yaşayabilmesi.

Birini kırıyor.

Sonra eve gidiyor.

Yemek yiyor.

Televizyon izliyor.

Uyuyor.

Ertesi gün işe gidiyor.

Ve hayat devam ediyor.

Karşısındaki insan ise belki o gece uyuyamıyor.

Bunu düşündüğümde insanın hayatındaki görünmez etkiler beni çok düşündürüyor. Biz kendi hayatımızın merkezindeyiz. Bu yüzden yaptığımız şeylerin sonuçlarını kendi üzerimizden ölçüyoruz. “Ben bunu söyledim ve sonra hayatıma devam ettim.” Ama karşımızdaki insanın hayatında ne kadar yer ettiğimizi bilmiyoruz.

Belki bir cümleyi biz beş saniyede söylüyoruz.

Karşımızdaki onu beş yıl taşıyor.

İnsan bunu bilse nasıl davranırdı acaba?

Belki daha dikkatli olurdu.

Belki de olmazdı.

Çünkü insanın başka bir tuhaflığı daha var. Bazen ne yaptığını bildiği halde yapıyor.

Bu kısmı anlamak benim için daha zor.

Çünkü cahillik bir yere kadar açıklama olabilir. Bilmemek, fark etmemek, düşünememek... Bunlar insanı açıklayabilir. Ama ya bildiğin halde yapıyorsan?

Birinin kırılacağını biliyorsan.

Birinin utanacağını biliyorsan.

Birinin sana güvenmeye devam edeceğini ve senin o güveni kullanacağını biliyorsan.

Yine de yapıyorsan?

Orada kötülük nerede başlıyor?

Belki de insanın içindeki kötülük, başkasının acısını kendi arzumuzun önüne koyamadığımız yerde ortaya çıkıyor.

Bu bana fazla basit geliyor aslında. Çünkü bazen insan gerçekten başkasının acısını kendi arzusunun önüne koyamıyor. Ama bunun altında ne var?

Egoizm mi?

Korku mu?

Yetersizlik mi?

Güç isteği mi?

Yoksa insanın kendisini başkasından daha önemli görmesi mi?

Belki biraz hepsi.

İnsanın içinde garip bir merkezcilik var. Kendi acımızı dünyanın en gerçek acısı sanıyoruz. Kendi korkumuzu haklılaştırıyoruz. Kendi ihtiyaçlarımızı büyütüyoruz. Başkasının yaşadığı şeyi ise bazen ayrıntı olarak görüyoruz.

Benim başıma geldiğinde mesele.

Senin başına geldiğinde hayat.

Belki kötülüğün çok eski bir biçimi bu.

Başkasının insanlığını kendi insanlığımız kadar gerçek görmemek.

Bunun büyük kötülüklere dönüşmesi için illa nefret gerekmiyor. Bazen yalnızca mesafe yetiyor.

Karşındaki insanı görmüyorsan, ona zarar vermek kolaylaşıyor.

Onun yüzünü görmüyorsan.

Sesini duymuyorsan.

Korkusunu bilmiyorsan.

Bir istatistiğe dönüşüyorsa.

Bir rakama.

Bir dosyaya.

Bir rakibe.

Bir müşteriye.

Bir çalışana.

Bir yabancıya.

İnsan insan olmaktan çıktığı anda, ona yapılabilecek şeylerin sınırı da genişliyor.

Belki bu yüzden kötülüğün karşısındaki ilk şey merhamet bile değil.

Görmek.

Gerçekten görmek.

Karşımızdaki insanın da bizim kadar karmaşık, kırılgan, korkan, isteyen, utanan, seven, kaybeden bir hayatı olduğunu hatırlamak.

Bunu unutmak çok kolay.

Ben de unutuyorum.

Hepimiz unutuyoruz.

Çünkü kendi hayatımız o kadar gürültülü ki başkasının hayatına yer bırakmak zorlaşıyor.

Belki modern insanın kötülüğü biraz da burada.

Çok fazla şey biliyoruz ama birbirimizi yeterince görmüyoruz.

Her şey hakkında fikrimiz var. İnsanlar hakkında, ilişkiler hakkında, başarı hakkında, haklılık hakkında. Ama bir insanın neden öyle davrandığını anlamaya gelince sabrımız azalıyor.

Hemen hüküm veriyoruz.

Kötü.

Bencil.

Nankör.

Kibirli.

Sorunlu.

Oysa belki o insanın içinde bizim hiç bilmediğimiz bir savaş var.

Bu, yapılan kötülüğü mazur göstermek değil. Tam tersine. İnsanları anlamak ile onları aklamak arasında büyük bir fark olduğunu düşünüyorum.

Bir insanın neden kötü davrandığını anlayabilirim.

Ama bu, yaptığı kötülüğü kabul etmek zorunda olduğum anlamına gelmez.

Belki ahlakın en zor tarafı da bu.

Hem anlamak hem sınır koymak.

Hem insanın karanlığını görmek hem o karanlığı romantikleştirmemek.

Hem kendimizin de hata yapabileceğini kabul etmek hem de her şeyi “hepimiz insanız” diyerek geçiştirmemek.

Çünkü bazen “hepimiz insanız” cümlesi çok güzel bir merhamet cümlesi.

Bazen de kötülüğün üzerini örten çok kullanışlı bir battaniye.

Ben galiba artık insanları iyi ve kötü diye ayırmak istemiyorum.

Kendimi de.

Bu beni daha mı iyi bir insan yapar bilmiyorum.

Belki yapmaz.

Ama en azından kendime karşı biraz daha dikkatli yapar.

Çünkü artık biliyorum ki kötülük yalnızca başka insanların içinde arayabileceğim bir şey değil.

Benim de içimde öfke var.

Benim de kıskandığım şeyler var.

Benim de kendimi haklı çıkarmak istediğim anlar var.

Benim de bazen karşımdakini anlamak yerine kazanmak istediğim oluyor.

Benim de bazen canım yandığı için başkasının canının yanmasını istediğim oluyor.

Bunları kabul etmek hoşuma gitmiyor.

Ama belki ahlak biraz da insanın kendisi hakkında hoşuna gitmeyen şeyleri görebilmesi.

Çünkü kendimizi yalnızca güzel taraflarımızdan ibaret sanarsak, kötü taraflarımız bizi daha kolay yönetir.

Belki insan iyi olmak için önce kendisini tamamen iyi biri olarak görme ihtiyacından vazgeçmeli.

Ben iyi bir insan mıyım, bilmiyorum.

Bazen öyle olduğumu düşünüyorum.

Bazen değil.

Ama artık daha önemli bir soru olduğunu düşünüyorum.

İyi biri miyim? değil.

Şu anda karşımda duran insana nasıl davranıyorum?

Çünkü insanın ahlakı büyük cümlelerde değil, karşısındaki insanla kurduğu küçük ilişkilerde ortaya çıkıyor.

Kimse görmezken.

Kimse alkışlamazken.

Haklı çıkmak mümkünken.

Gücün varken.

Karşındaki sana karşı savunmasızken.

İşte o anda insanın içinde ne olduğu biraz daha görünür oluyor.

Belki kötülük insanın içinde.

Belki dünya onu büyütüyor.

Belki insanın içinde yalnızca kötülüğe dönüşebilecek bir kapasite var.

Bilmiyorum.

Bildiğim tek şey, insanın kendisini bu sorudan muaf tutamayacağı.

Kötülüğü hep başkasında ararsak, kendi içimizde ona yer açmış olabiliriz.

Belki yapılabilecek en dürüst şey, kendimize şu soruyu arada bir sormak:

Ben bugün birinin hayatını fark etmeden zorlaştırdım mı?

Birinin kalbini, yalnızca kendi öfkemi haklı çıkarmak için mi kırdım?

Birinin bana duyduğu güveni kendi rahatım için kullandım mı?

Bir insanı, insan olduğunu unutarak mı değerlendirdim?

Ve daha kötüsü...

Bunların herhangi birini yaptıysam, bunu kendime açıklamak için nasıl bir hikâye anlattım?

Galiba insanı en çok bu son soru korkutuyor.

Çünkü insanın içinde yalnızca kötülük değil, kötülüğünü açıklayabilecek kadar güçlü bir hikâye anlatıcısı da var.

Belki mesele o hikâyeyi susturmak değil.

Sadece arada bir durup ona inanmamak.

Çünkü insanın kendisine anlatabileceği en tehlikeli hikâye, ne kadar iyi biri olduğudur.