İçeriğe geç
Günlük

Kadınsız ve akılsız erkekler üzerine - bugün bir arkadaşım için üzüldüm

Bir erkeğin hayatından bir kadının çıkmasını uzun zamandır yalnızca bir ayrılık olarak düşünemiyorum. Çünkü bazı kadınlar hayatımızdan çıktığında yalnızca bir insan eksilmiyor. Bir düzen bozuluyor. Bir hafıza biçimi, bir dil, bir alışkanlık, hatta insanın kendisi hakkında kurduğu bazı cümleler anlamını kaybediyor. İnsan bunu ilk anda fark etmiyor. İlk anda daha çok kapının kapanışını duyuyor. Sonra evin içindeki sessizliği. Sonra bir şey anlatmak için telefona uzanırken elinin havada kalmasını. Sonra bir yerde güzel bir şey gördüğünde “Bunu ona anlatmalıyım,” deyip birkaç saniye sonra artık anlatacak birinin olmadığını hatırlamasını. Kayıp, belki de tam burada başlıyor. Bir insanın yokluğunda değil, onun yokluğunun hayatın küçük hareketlerini değiştirmeye başlamasında.

11 dakika okumaUzun

Bir erkeğin hayatından bir kadının çıkmasını uzun zamandır yalnızca bir ayrılık olarak düşünemiyorum. Çünkü bazı kadınlar hayatımızdan çıktığında yalnızca bir insan eksilmiyor. Bir düzen bozuluyor. Bir hafıza biçimi, bir dil, bir alışkanlık, hatta insanın kendisi hakkında kurduğu bazı cümleler anlamını kaybediyor. İnsan bunu ilk anda fark etmiyor. İlk anda daha çok kapının kapanışını duyuyor. Sonra evin içindeki sessizliği. Sonra bir şey anlatmak için telefona uzanırken elinin havada kalmasını. Sonra bir yerde güzel bir şey gördüğünde “Bunu ona anlatmalıyım,” deyip birkaç saniye sonra artık anlatacak birinin olmadığını hatırlamasını. Kayıp, belki de tam burada başlıyor. Bir insanın yokluğunda değil, onun yokluğunun hayatın küçük hareketlerini değiştirmeye başlamasında.

Bazen bir erkeğin bir kadını kaybettiğinde söylediği ilk cümle “Onu çok seviyordum,” oluyor. Bu cümle bana her zaman biraz tuhaf geliyor. Yanlış olduğu için değil. Eksik olduğu için. İnsan gerçekten sevmiş olabilir. Fakat sevmiş olmak ile sevdiği insanın varlığını görebilmiş olmak arasında korkunç bir mesafe var. Birini sevmek, onun hayatımızda bulunmasından hoşlanmak değil yalnızca. Onun ayrı bir dünya olduğunu kabul etmek. Kendi ihtiyaçlarımızın, korkularımızın, alışkanlıklarımızın dışında bir gerçekliğinin bulunduğunu görmek. Onu kendi hayatımızdaki işlevinden ibaret sanmamak.

Belki erkeklerin kadınları kaybetmesindeki trajedinin bir kısmı burada yatıyor. Kadını seviyorlar ama kadının kendisini değil, kadının hayatlarında tuttuğu yeri seviyorlar. Bunun ayrımını yapmak çok zor. Çünkü ikisi dışarıdan aynı görünüyor. Kadın eve geldiğinde adam mutlu. Kadın gidince adam üzgün. İlk bakışta sevgi gibi. Ama belki burada sorulması gereken daha rahatsız edici bir soru var: Adam kadının varlığını mı özlüyor, yoksa kadının kendi hayatında yarattığı konforu mu?

Çünkü bir kadın bazen bir erkeğin hayatında o kadar çok görünmez iş yapıyor ki, erkek bunların hiçbirini emek olarak görmüyor. Kadın onun ne zaman sessizleştiğini biliyor. Annesiyle konuşurken sesindeki değişikliği fark ediyor. Önemli bir toplantısı varsa sabah onu uyandırıyor. Eve gelirken sevdiği şeyi alıyor. Hastalandığında ilacını hatırlatıyor. Bir arkadaşının söylediği bir cümleye neden bu kadar sinirlendiğini anlıyor. Adamın kendisine bile itiraf etmediği bir korkuyu yıllar içinde öğreniyor. Hangi başarısızlığın gururuna dokunduğunu, hangi kelimenin çocukluğundan bir yere değdiğini, hangi günlerde aslında konuşmak istemediğini biliyor.

Ve adam bütün bunları “zaten böyle” sanıyor.

Bence insanın en büyük yanılgılarından biri bu: Sürekliliği zorunluluk sanmak.

Bir şey uzun zamandır hayatımızdaysa onun orada bulunmasının bir bedeli olmadığını düşünüyoruz. Güneş her sabah doğduğu için ona minnet duymuyoruz. Sağlığımız yerinde olduğu sürece bedenimizin yaptığı milyonlarca şeyi düşünmüyoruz. Bir insan bizi yıllarca sevdiğinde de sevgisinin bir seçim olduğunu unutuyoruz. Onun her gün yeniden bizi seçtiğini değil, artık seçmek zorunda olduğunu düşünüyoruz.

Sonra bir gün seçim sona eriyor.

İşte o zaman adam şaşırıyor.

“Nasıl olur?”

Belki de hayatın en acı sorularından biri bu: Nasıl olur?

Bir insan nasıl olur da yıllarca yanında olan birini bir gün hayatının dışına koyabilir?

Olur.

Çünkü insan bir günde gitmez çoğu zaman. İnsan önce içeride gider. Bir süre daha bedenini yanında taşır. Konuşur. Yemek yer. İşe gider. Güler. Fotoğraf çektirir. İnsanların karşısında normal görünür. Ama içeride bir şey çoktan yerinden çıkmıştır.

Bir kadın bazen ayrıldığı gün değil, artık anlatacak bir şeyi kalmadığı gün ilişkisinden çıkar.

Bu yüzden bazı erkekler ayrılık karşısında gerçekten şaşırıyor. Çünkü onlar ilişkinin hâlâ devam ettiğini düşünüyorlar. Kadın ise ilişkinin içindeki son umudu da tüketmiş oluyor.

Bunun korkunç tarafı şu: Kadın çoğu zaman erkeğe bunu anlatmıştır.

Bir kez değil.

Birçok kez.

Belki çok farklı biçimlerde.

“Böyle konuştuğunda canım acıyor.”

“Ben senin yanında yalnız hissediyorum.”

“Benimle ilgilenmiyorsun.”

“Beni dinlemiyorsun.”

“Her şeyi ben düşünüyorum.”

“Senin için önemli olmayan şeyler benim için önemli.”

“Böyle devam ederse yorulacağım.”

Erkek bunları duymuştur.

Fakat duymak ile işitmek arasında da bir fark var.

Bazı cümleleri kulaklarımızla alır, hayatımıza sokmayız.

Bir kadının “Ben yalnızım,” demesi mesela. Adam aynı evde olduğu için bunun doğru olamayacağını düşünebilir. “Nasıl yalnızsın, ben buradayım.” Fakat yalnızlık fiziksel bir mesafe değildir. Bir insanın yanında olup ona ulaşamamak mümkündür. Hatta belki insanın yaşayabileceği en tuhaf yalnızlık biçimlerinden biri budur: Seni en yakından tanıması gereken insanın yanında anlaşılmadan yaşamak.

İki insan aynı yatakta uyuyabilir ve aralarında uçurum olabilir.

Aynı sofrada yemek yiyebilir ve birbirlerinin hayatına hiç dokunmayabilir.

Birbirlerine “Seni seviyorum” diyebilir ve yine de birbirlerini hiç görmeyebilirler.

Çünkü görmek, bakmaktan başka bir şey.

Bir insanın yüzünü tanımak kolay.

Onun içindeki değişimi fark etmek zor.

Bence sevginin asıl sınavı da burada başlıyor.

İnsan sevdiği kişideki değişimi ne kadar erken fark ediyor?

Sesindeki küçücük değişimi.

Cümlelerinin kısalmasını.

Eskiden anlattığı şeyleri artık anlatmamasını.

Birlikte yapılacak planlara karşı ilgisizleşmesini.

Kavga etmekten bile vazgeçmesini.

Çünkü bazı erkekler kadının artık kavga etmemesini ilişkinin düzeldiği sanıyor.

Oysa bazen kavga, hâlâ içeride bir talep olduğunun işaretidir.

İnsan bir şeyin değişebileceğine inanıyorsa mücadele eder.

Bir noktadan sonra mücadele etmez.

Ve bir kadının artık seni değiştirmeye çalışmaması, sandığından daha ağır bir cümledir.

Çünkü bu, senden beklentisini kaybetmiş olabileceği anlamına gelir.

Belki ilişkilerde gerçek ölüm budur.

Beklentinin ölmesi.

Bir insan senden hiçbir şey beklememeye başladığında, ona istediğin kadar iyi davranabilirsin. Çünkü davranışının artık onun içinde eskisi kadar yankısı yoktur. Seni alkışlamaz. Seni cezalandırmaz. Seni ikna etmeye çalışmaz. Seni değiştirmez. Çünkü seninle ilgili bir gelecek tasarlamayı bırakmıştır.

Bunu anlamak için filozof olmaya gerek yok.

Ama anlamamak için insanın egosunun yeterince güçlü olması gerekiyor.

Çünkü ego kendisini savunmayı çok iyi biliyor.

“Ben de çok şey yaptım.”

“Ben onu hiç yalnız bırakmadım.”

“Ben ailem için çalıştım.”

“Ben onu aldatmadım.”

“Ben her istediğini yaptım.”

Belki gerçekten yaptın.

Ama bir insanın seni neden sevemediğini anlamaya çalışırken kendi yaptıklarının listesini çıkarmak biraz anlamsız değil mi?

Sevgi muhasebe defteri değil.

Bir insanın sana yaptığı on iyilik, senin ona yaptığın bir kötülüğü silmiyor. Aynı şekilde senin yaptığın on iyilik de onun yalnızlığını ortadan kaldırmıyor.

Belki insan ilişkilerinde en büyük adaletsizliklerden biri şu: Kendi niyetimizi biliyoruz, karşımızdaki insanın yaşadığı etkiyi ise yalnızca tahmin ediyoruz.

“Ben onu üzmek istemedim.”

Buna inanıyorum.

Ama onu üzmüş olabilirsin.

İnsanın niyeti ile eyleminin sonucu arasındaki mesafe, ahlakın başladığı yer olabilir.

Belki bu yüzden birini sevmek yalnızca iyi niyet meselesi değildir.

Biraz da kendini gözlemleme meselesidir.

Ben bu insanın yanında nasıl birine dönüşüyorum?

Onun sesini kısıyor muyum?

Kendisini açıklamak zorunda bırakıyor muyum?

Korkutuyor muyum?

Küçültüyor muyum?

Yalnızlaştırıyor muyum?

Yoksa benim yanımda daha fazla kendisi olabiliyor mu?

Bence bir insanın ahlaki niteliğini anlamanın en iyi yollarından biri, kendisinden daha güçsüz olduğunu düşündüğü insanlara nasıl davrandığına bakmak değil yalnızca. Kendisini seven, ona bağlı olan ve gitmeyeceğini düşündüğü bir insana nasıl davrandığına bakmak.

Çünkü yabancılara karşı nezaket göstermek kolaydır.

Sevdiğin insanın sabrını istismar etmemek daha zor.

Bir yabancının yanında kibar olursun.

Ama evde, yorgunken, öfkeliyken, kimse seni görmezken ne olduğun daha açıklayıcıdır.

Belki karakter dediğimiz şey tam olarak budur.

Kimsenin alkışlamadığı yerde nasıl biri olduğumuz.

Ve bazı erkekler kadınlarını kaybettikten sonra ilk defa kendilerini orada görüyor.

Kadın artık yok.

Dolayısıyla suçlayacak kimse de yok.

Kendisine anlatabileceği hikâyenin karşısında yalnız.

“Beni anlamadı.”

“Değişti.”

“Artık eskisi gibi değildi.”

Belki.

Ama belki bir süre sonra insan bu cümlelerden sıkılıyor.

Çünkü her hikâyenin içinde kendi payını görmeden hakikate yaklaşmak mümkün değil.

Belki kadın değişti.

Peki sen ne yaptın?

Belki kadın uzaklaştı.

Peki sen onu kendine yakın hissettirecek ne yaptın?

Belki artık seni sevmiyordu.

Peki sevgisinin ölmesine ne kadar süre boyunca seyirci kaldın?

Bu soruların hiçbirinin kolay cevabı yok.

Zaten insanın kendisiyle dürüstçe konuşması kolay olsaydı, pişmanlık diye bir şey olmazdı.

Pişmanlık biraz da geçmişteki kendimizle bugün bildiklerimizi taşıyarak karşılaşmak değil mi?

O gün başka türlü davranabilirdim.

O cümleyi söylemeyebilirdim.

O gece telefonu bırakıp onu dinleyebilirdim.

O küçük şeyi önemseyebilirdim.

O bakışı fark edebilirdim.

Bir kez olsun haklı çıkmayı değil, onu anlayabilmeyi seçebilirdim.

Ama seçmedim.

Ve şimdi biliyorum.

İnsan bazen bilgiyi tam zamanında değil, tam da artık hiçbir şeyi değiştiremeyeceği zamanda kazanıyor.

Belki trajedi dediğimiz şeylerden biri bu.

Doğruyu öğrenmek ama doğru zamanda öğrenememek.

Bir kadını kaybettikten sonra onun kıymetini anlamak, bir bakıma bilginin en acı biçimi.

Çünkü o bilgi artık işe yaramıyor olabilir.

Kadın geri dönmeyebilir.

Dönse bile aynı kadın olmayabilir.

Sen de aynı adam olmayabilirsin.

Ve bazı şeyler yalnızca geri getirilemediği için değerlidir.

İnsan bunu çok geç öğreniyor.

Bir fincan kahvenin soğuması gibi.

Bir evin boşalması gibi.

Bir çocuğun büyümesi gibi.

Birinin sesinin artık seni aramaması gibi.

Hayatın bazı şeyleri geri vermemesi, onların değerini sonradan anlamamıza neden oluyor.

Ama burada erkeklere karşı duyduğum öfke kadar, insana karşı duyduğum bir merhamet de var.

Çünkü hepimiz bir şeyleri geç öğreniyoruz.

Hepimiz bazı insanlara hak ettikleri dikkati vermiyoruz.

Hepimiz bazen sevdiğimiz insanların varlığını hayatımızın doğal düzeni sanıyoruz.

Hepimiz birinin bizi beklemesini, bizim onu beklememizden daha doğal kabul edebiliyoruz.

Hepimiz bazen bir insanın sevgisini, onun karakterinin bir özelliği zannediyoruz.

“O zaten böyle.”

Hayır.

O sana böyle.

Bu ayrım çok büyük.

Bir insan herkese şefkatli olmak zorunda değil.

Ama sana şefkat gösteriyorsa, bunun senin hayatındaki özel bir şey olduğunu anlaman gerekiyor.

Sana güveniyorsa, bunu hak etmek zorundasın.

Sana kendisini anlatıyorsa, o bilgiyi dikkatle taşımalısın.

Çünkü bir insanın sana açılması, sana onun üzerinde bir iktidar vermiyor.

Sana bir emanet veriyor.

Belki kadınların erkeklerle ilişkilerindeki en büyük kayıplarından biri de burada.

Kadın erkeğe kendisini anlatıyor.

Korkularını.

Geçmişini.

Ailesini.

Zayıflıklarını.

Bazen çocukluğunu.

Adam bütün bunları biliyor.

Sonra ilişkinin içinde güç dengesi değiştiğinde, bir zamanlar sevgiyle anlatılmış şeyler birer silaha dönüşebiliyor.

İşte sevgi ile iktidar arasındaki çizgi burada korkunç biçimde inceliyor.

Birini tanımak, onu sevmek değildir.

Birini tanımak aynı zamanda onu incitebilecek kadar çok şey bilmek demektir.

Ahlak belki tam orada başlar.

Elinde karşı tarafın zayıflıkları varken onları kullanmamak.

Seni terk edebilecek kadar özgür olan bir insanı, sana duyduğu güven yüzünden incitmemek.

Çünkü güven, aslında insanın elindeki en büyük güçtür.

Ve bazı erkekler kadınların sevgisini değil, kadınların kendilerine duyduğu güveni kaybediyor.

Bence bir ilişkinin gerçekten bittiği yer de çoğu zaman burası.

Sevgi belki bir süre daha kalabilir.

Özlem kalabilir.

Anılar kalabilir.

Hatta arzu bile kalabilir.

Ama güven geri dönmeyebilir.

Bir kadın sana artık sırtını dönemiyorsa, ilişkinin içinde bir şey ölmüştür.

Çünkü sevgi biraz da insanın kendisini savunmasız bırakabilmesidir.

“Beni incitmeyeceğini düşünüyorum.”

Bu cümle bir ilişkide söylenebilecek en büyük iltifatlardan biri.

Ve aynı zamanda en büyük sorumluluklardan biri.

Bunu kaybettiğinde, karşındaki insan hâlâ seni sevebilir.

Ama artık kendisini sana bırakamaz.

İşte bazı erkeklerin yıllar sonra anlayamadığı şey bu.

“Beni hâlâ seviyor mu?”

Belki.

Ama soru bu değil.

“Bana yeniden güvenebilir mi?”

İşte asıl soru bu.

Çünkü sevgi bazen insanı geri döndürür.

Güven ise geri dönmesi için bir sebep yaratır.

Ve bazı kadınlar artık dönmez.

Çünkü adamlarını sevmeyi bıraktıkları için değil yalnızca.

Kendilerini o adamın yanında yeniden kaybetmek istemedikleri için.

Belki bu yüzden kadınsız kalan bazı erkeklere baktığımda, onların aslında bir kadını değil, kendilerinin o kadın tarafından sevilen halini özlediklerini düşünüyorum.

O kadın varken kendilerini önemli hissediyorlardı.

Özel.

İstenen.

Beklenen.

Bilinen.

Şimdi o bakış yok.

Ve insan bazen kendisini başka birinin gözünden kaybediyor.

Belki bütün mesele burada.

Bir kadını kaybetmek, bazen onun sevgisini kaybetmekten çok daha büyük bir şey.

Seni sana gösteren bir aynayı kaybetmek.

Fakat ayna kırıldığında yüzümüz değişmiyor.

Sadece kendimizi görmek zorlaşıyor.

Belki bazı erkekler bu yüzden kadınlarını kaybettikten sonra uzun süre kendilerine gelemezler.

Çünkü ilk defa dışarıdan gelen sevgiden bağımsız olarak kendileriyle kalmak zorunda kalırlar.

Ve orada çok rahatsız edici bir şeyle karşılaşırlar:

Belki gerçekten sevilmeye değer biri olmak ile birinin seni seviyor olması aynı şey değildir.

Bir kadın seni sevmiş olabilir.

Bu senin iyi bir adam olduğunu kanıtlamaz.

Bir kadın senden gitmiş olabilir.

Bu senin kötü bir adam olduğunu da kanıtlamaz.

Ama sana bir soru bırakır.

Seni seven insanın yanında nasıl bir insandın?

Belki insanın kendisine sorabileceği en dürüst soru budur.

Çünkü sonunda kadın gider.

Erkek kalır.

Ev kalır.

Hatıralar kalır.

Ve insanın elinde yalnızca kendi davranışlarının sessizliği kalır.

Bir gün o sessizlikte, yıllar önce söylenmiş bir cümleyi yeniden duyabilir:

“Ben senden çok şey istemiyorum.”

Belki gerçekten istemiyordu.

Belki yalnızca görülmek istiyordu.

Belki dinlenmek.

Belki önemsenmek.

Belki sevdiği insanın hayatında bir dekor değil, bir insan olduğunu hissetmek.

Ve adam o zaman, çok geç bir zamanda, çok basit bir şeyi anlayabilir:

Bir insanı kaybetmek için ona büyük bir kötülük yapman gerekmiyor.

Bazen onu yeterince uzun süre görmemen yetiyor.

Bazen bir insanı kaybetmenin nedeni nefret değil.

Dikkatsizlik.

Bazen ihanet değil.

Alışkanlık.

Bazen sevgisizlik değil.

Sevginin nasıl taşınacağını bilmemek.

Ve belki en acı olanı şu:

İnsan bazı insanları kaybettikten sonra daha iyi bir insan olmayı öğreniyor.

Ama bazı insanlar, senin daha iyi bir insan olmanı görmek için artık hayatında olmuyor.

Bu yüzden bazı erkekler gerçekten aptal.

Kadınlarını kaybettikleri için değil.

Kadınları yanlarındayken, onların gitmek zorunda kalmayacağı bir adam olmayı hiç düşünmedikleri için.

Çünkü bir kadını yanında tutmanın yolu, onu tutmak değildir.

Onun özgürce kalabileceği bir insan olmaktır.

Ve bir gün bunu anladığında, kapının çoktan kapanmış olabileceğini de kabul etmek gerekir.

Hayatın bazı kapıları özürle açılmıyor.

Bazıları yalnızca kapanıyor.

İçeride bir kadın kalıyor.

Dışarıda bir adam.

Ve adam, hayatında ilk kez, onu kaybettiği için değil, onu varken neden göremediği için ağlıyor.