10.09.2026 Günlük X Ankara soğudu, doğum günümden bir ay sonra
Ankara'da sabahlar serinledi. Doğum günümün üzerinden bir ay geçmiş ve ben bunu takvime bakınca fark ettim. Yirmilerin son yılına, zamana ve yavaşlamaya dair bir günlük.
Bu yazıda 6 bölüm var
10.09.2026 Günlük Sayfa X
Mevsimler haber vermeden değişmiyor. Biz haber almıyoruz.
Bu sabah pencereyi açtığımda hava değişmişti.
Ankara'da sonbahar böyle geliyor. Bir gün sıcak, ertesi gün bir anda serin. Havada kuru, keskin bir şey var. Güneş hâlâ parlıyor ama artık ısıtmıyor, sadece aydınlatıyor. Gökyüzü o kadar açık ki bir an yazın devam ettiğini sanıyorsun, sonra dışarı adımını atınca kollarını ovuşturuyorsun.
Dolabın arkasındaki hırkayı çıkardım. Üzerimde tuhaf durdu. Sanki geçen kıştan kalma, başka birine ait bir kıyafet.
Sonra takvime baktım ve doğum günümün üzerinden bir ay geçtiğini fark ettim.
Bir ay.
Bir ay nereye gitti
Doğum günümü dün gibi hatırlıyorum. Sahiden dün gibi. Bana sorsalar "bir hafta olmuştur" derdim.
Zamanla ilişkimin böyle olduğunu biliyorum. Tanıdan sonra bunun bir adı olduğunu da öğrendim: zaman körlüğü. Saati biliyorum, takvimi biliyorum, ama zamanın geçişini bedenimde hissetmiyorum. Benim için zaman iki parçadan oluşuyor: şimdi ve şimdi olmayan. Şimdi olmayan her şey aynı uzaklıkta duruyor. Bir hafta önce de, bir ay önce de, bir yıl önce de.
Bu yüzden bir ayın geçtiğini ancak dışarıdan bir işaretle fark edebiliyorum. Bu sefer işareti hava verdi. Serinleyen bir sabah, dolaptan çıkan bir hırka.
Zamanı hissetmiyorum. Ama mevsimi hissediyorum. Belki zamanı mevsimlerden okumayı öğrenmeliyim.
Yirmi dokuz
Yirmi dokuz yaşındayım.
Bunu yazınca bir tuhaf oluyorum. Çünkü yirmi dokuz hem çok genç hem de bir şeylerin sonu gibi hissettiriyor. Yirmili yaşların son sayfası. Bir sonraki doğum günümde başka bir on yıla gireceğim.
Doğum günleri bende hep bir hesaplaşma günü oldu. Geçen yıl ne yaptım, ne yapamadım, nerede olmalıydım, nerede değilim. Bu hesaplaşmanın sonu çoğu zaman eksik tarafta kapanıyor. Yapamadıklarım, yaptıklarımdan daha görünür.
Yirmi sekizinci yaşım farklı bir yıldı. O yıl tanı aldım. O yıl kendime dair bildiğimi sandığım pek çok şeyi yeniden okudum. Tembel dediğim şeyin başka bir adı olduğunu, dağınıklık dediğim şeyin bir karakter kusuru olmadığını öğrendim.
Yirmi dokuz ise o yeni okumayla yaşadığım ilk tam yıl olacak.
Bu düşünce bana hem umut hem de biraz korku veriyor. Umut, çünkü artık neyle uğraştığımı biliyorum. Korku, çünkü artık bahanem yok gibi hissediyorum. Bilmediğim zamanlar kendime daha kolay kızıyordum ama bir yandan da kendimi daha kolay affediyordum: bilmiyordum ki.
Şimdi biliyorum.
Bu yıl liste yapmadım
Genelde doğum günlerimde bir liste yapardım. Bu yıl yapılacaklar. Öğrenilecek bir dil, okunacak kitaplar, başlanacak bir spor, kurulacak bir düzen.
Listenin ilk haftası hep çok heyecanlı geçerdi. Hepsine aynı anda başlardım. Sonra biri bırakılırdı, sonra diğeri. Yılın sonunda listenin kendisini bile hatırlamazdım.
Bu yıl liste yapmadım.
Bunu bir irade zaferi olarak anlatmıyorum. Sadece artık kendimi tanıyorum. Büyük bir listenin bende yarattığı şeyin heyecan değil, bir süre sonra suçluluk olduğunu biliyorum.
Onun yerine tek bir şey istedim kendimden: bu yıl zamana karşı biraz daha nazik olmak.
Hem kendi zamanıma hem de zamanın kendisine.
Soğuğun söylediği şey
Ankara'nın soğuğu insanı içeri çağırıyor.
Yazın bütün gün dışarıda olmak, koşturmak, yetişmek daha kolay geliyor. Havanın serinlemesiyle birlikte bende bir şey yavaşlamak istiyor. Evde kalmak, battaniyenin altına girmek, sıcak bir şey içmek, uzun zamandır başlayamadığım bir kitabı açmak.
Eskiden bu isteği tembellik sanardım. Şimdi başka bir şey olduğunu düşünüyorum. Belki beden de mevsimle birlikte hızını ayarlamak istiyor. Belki ağaçlar yapraklarını bırakırken biz de biraz hızımızı bırakmalıyız.
İki gün önce bir yaprağın düşüşünü yazmıştım. Hafiflemenin kayıp olmadığını, kışa hazırlık olduğunu. Bugün hava soğuyunca aynı şeyi bedenimde hissettim. Bir şey yavaşlamak istiyor ve ben bu kez ona karşı koymak istemiyorum.
Ankara'yı sevdiğim yer
Ankara'yı çok kişi soğuk bir şehir diye anlatıyor. Havası için de, insanları için de.
Ben öyle düşünmüyorum. Ya da şöyle diyeyim: soğuğunu seviyorum. Kuru, net, açık bir soğuk. Seni üşütüyor ama bunaltmıyor. Nefes aldığında ciğerlerine bir şey doluyor ve kafan bir anlığına berraklaşıyor.
Bu sabah hırkayı giyip dışarı çıktığımda kafamın içindeki kalabalık biraz dağıldı. Serin hava, uyku mahmurluğunu da, dünden kalan iş düşüncelerini de biraz aldı götürdü.
Belki bir şehri sevmek de böyle bir şey. Mükemmel olduğu için değil, sana iyi gelen bir tarafı olduğu için.
Kendime bir not
Doğum günümün üzerinden bir ay geçti ve ben bu ayı nasıl geçirdiğimi tam hatırlamıyorum. Çok çalıştım, bunu biliyorum. Bu siteyi açtım. Günlük tutmaya başladım. Yorgun olduğumu kabul ettim. Birkaç kez yavaşlamak istediğimi yazdım.
Belki bu bir ay, düşündüğümden daha önemli bir aydı.
Yirmi dokuzuncu yaşımın geri kalanı için kendime büyük sözler vermeyeceğim. Ama birkaç küçük şey yazmak istiyorum, bir yıl sonra dönüp bakabilmek için.
Mevsimleri fark etmek istiyorum. Sadece takvimde değil, havada, ağaçlarda, sabahın ışığında.
Bir ayın bir hafta gibi geçmesine izin vermek yerine arada durup "bu ay ne oldu" diye sormak istiyorum.
Yapamadıklarımı sayarken yaptıklarımı da saymak istiyorum. Aynı sayfaya, aynı büyüklükte.
Ve otuza bir yıl kaldığını düşündükçe paniğe kapılmak yerine şunu hatırlamak istiyorum: otuz bir yarış çizgisi değil.
Acele etmiyorum.
Hava soğudu. Hırkam üzerimde. Kahvem bu sefer sıcak.
Bu da güzel bir başlangıç.