08.09.2026 Günlük VIII Bir yaprağın ardından
Bugün bir yaprağın düşüşünü izledim. Hiç acele etmeden, kimseye haber vermeden, tutunduğu yeri bıraktı. Ben ise uzun zamandır hiçbir şeyi bırakmadan yaşıyormuşum.
Bu yazıda 7 bölüm var
08.09.2026 Günlük Sayfa VIII
Düşmek de bir hareket.
Bugün yürürken bir yaprak düştü.
Bunu yazınca ne kadar sıradan göründüğünü fark ediyorum. Eylül, ağaçlar, yapraklar. Her yıl olan bir şey. Kimsenin durup bakmadığı, bakmasına da gerek olmayan bir şey.
Ama ben durdum.
Aslında durmaya niyetim yoktu. Aklım her zamanki gibi başka yerdeydi: yarın bitirmem gereken bir iş, cevaplamadığım iki mesaj, akşam ne yiyeceğimiz, bir türlü başlayamadığım o yazı. Kafamın içinde aynı anda açık olan sekmeler. Sonra gözümün önünden bir yaprak geçti ve bütün sekmeler bir anlığına sustu.
Çok yavaş düşüyordu. Sağa, sola, biraz yukarı gibi, sonra yine aşağı. Sanki yere varmak için değil de havada biraz daha kalmak için düşüyordu.
İlk yazımda bir ağacın önünde durabilmeyi sevdiğimi yazmıştım. Koşarken bunun olmadığını. Bugün, istemeden de olsa, durdum. Ve durduğum için bir şey gördüm.
Yaprak karar vermiyor
İnsan bir yaprağın düşüşüne bakınca ister istemez bir anlam arıyor. Ben de aradım. İlk aklıma gelen şu oldu: yaprak düşmeye karar vermiyor.
Bir sabah uyanıp "artık gitme zamanım geldi" demiyor. Ağaç da onu itmiyor. Sadece tutunduğu yer yavaş yavaş gevşiyor. Ağaç kışa hazırlanırken ona giden suyu kesiyor, bağ zayıflıyor ve bir rüzgâr, belki de hiç rüzgâr bile olmadan, yaprak bırakıyor.
Bırakmak bir karar değil, bir süreç.
Bunu okuyunca kulağa çok güzel bir cümle gibi geliyor ama benim için rahatsız edici bir tarafı da var. Çünkü ben hep bırakmayı bir karar sandım. Bir gün oturup "tamam, artık bunu taşımayacağım" diyeceğimi, sonra da gerçekten taşımayacağımı. Sonra o gün hiç gelmedi. Ya da geldi, kararı verdim, ertesi sabah yine aynı şeyi sırtımda buldum.
Belki de yanlış yerden bakıyormuşum.
Belki bırakamadığım şeyi bırakmaya karar vermem gerekmiyor. Ona su taşımayı bırakmam gerekiyor.
Benim yapraklarım
Eve dönerken kendi yapraklarımı düşündüm.
Taşıdığım şeylerin bir kısmı gerçekten benim. Sevdiğim işler, merak ettiğim konular, yazmak, okumak, bir şeyi baştan kurmanın verdiği o tuhaf heyecan. Bunlar dalın kendisi gibi.
Ama bir kısmı yıllar içinde üzerime yapışmış şeyler.
Her şeye yetişmem gerektiği fikri. Yorulduğumu söylersem zayıf görüneceğim korkusu. Bir işi yarım bırakırsam o işin değil, benim yarım kalacağım hissi. "Herkes yapabiliyorsa sen de yapabilirsin" cümlesi. Başarımı anlatırken hemen arkasından gelen o küçültme: "aslında çok büyük bir şey değil."
Bir de eski açıklamalar var.
Tanıyı 28 yaşında aldım. Ondan önceki yıllarda kendime dair kurduğum cümlelerin çoğu yanlış değildi belki ama eksikti. Dağınığım. Tembelim. Odaklanamıyorum çünkü yeterince istemiyorum. Son geceye bırakıyorum çünkü sorumsuzum.
Tanı bu cümleleri bir gecede silmedi. Ama onlara giden suyu kesti.
Bugün o yaprağa bakarken bunu düşündüm: eski açıklamalarım hâlâ dalımda duruyor. Rengi değişmiş, kurumuş, bağı zayıflamış ama duruyor. Bazen bir hata yaptığımda, bir şeyi unuttuğumda, bir toplantıya geç kaldığımda hemen yeşeriyor gibi oluyorlar. "Gördün mü, yine yaptın."
Ama artık eskisi kadar sıkı tutunmuyorlar. Bunu fark etmek bile bana bir şey anlatıyor.
Sonbaharın haksızlığa uğrayan tarafı
Sonbahar hep biraz hüzünle anlatılıyor. Bitiş, solgunluk, bir şeylerin sona ermesi.
Oysa ağaç ölmüyor. Hazırlanıyor.
Yapraklarını bırakan ağaç, kışı geçirebilmek için hafifliyor. Taşıyamayacağı şeyi taşımaya çalışsaydı, kış onu daha çok yoracaktı. Bıraktığı her yaprak, baharda yeniden bir şey başlatabilmesi için gereken gücün bir parçası.
Bunu kendime uyarlamaya çalışınca zorlandığımı fark ettim. Çünkü ben hafiflemeyi hep kayıp olarak gördüm. Bir işi bırakmak, bir sorumluluğu devretmek, "bunu şimdi yapamayacağım" demek... Hepsi bende biraz yenilgi gibi hissettiriyor.
DEHB'li biri olarak bunun bir sebebi de şu olabilir: yıllarca eksik kalan tarafımı fazladan çabayla kapattım. Yetişemediğim yere daha çok koşarak yetiştim. Unuttuğumu daha çok not alarak telafi ettim. Dağınıklığımı daha çok kontrol ederek sakladım. Bu yüzden elimdeki her şey bir kanıt gibi geldi: bakın, yapabiliyorum, taşıyabiliyorum.
Bir şeyi bırakmak da bu kanıtı eksiltmek gibi.
Ama belki bıraktığım her şey bir eksilme değil, bir alan. Nefes alacak bir alan. Kışı geçirecek bir alan.
Kimse izlemiyordu
Beni en çok düşündüren şeylerden biri şu oldu: o yaprak düşerken kimse izlemiyordu. Benden başka.
Ve yaprağın bunu umursadığını sanmıyorum.
Utançla ilgili yazdığım günlükte seyirciden bahsetmiştim. Bir şeyi yaparken başkasının gözünde nasıl göründüğümüzü düşünmekten. Yaprak düşerken seyirci aramıyordu. Güzel düşüp düşmediğini, doğru zamanda düşüp düşmediğini, diğer yapraklardan önce mi sonra mı düştüğünü hesaplamıyordu.
Ben bir şeyi bırakırken hep seyirciyi düşünüyorum. "İnsanlar ne der?" "Yarıda bıraktı derler mi?" "Başaramadı sanarlar mı?"
Belki de bırakmayı bu kadar zorlaştıran şey bırakmanın kendisi değil, bırakırken izleniyor olma hissi.
Dikkatimin nadir bir anı
Bir de dikkatimle ilgili küçük bir şey fark ettim.
Genelde dikkatimi bir yere yönlendirmek için çok çaba harcıyorum. İstediğim yere gitmiyor. Önemli olana değil, ilginç olana, yeni olana, acil olana kayıyor. Bugün ise hiç çaba harcamadan, tamamen kendiliğinden, bir yaprağa takıldı.
Ve o birkaç saniye boyunca kafamdaki hiçbir sekme açık değildi.
Bunu bir yöntem olarak anlatmak istemiyorum, çünkü değil. Yaprak düşürerek odaklanılmıyor (keşke). Ama şunu hatırlattı: zihnim her zaman dağınık değil. Bazen sadece çok fazla şeyi aynı anda tutmaya çalıştığı için dağılıyor. Bir anlığına elindekileri bıraktığında, tek bir şeye bakabiliyor.
Geriye dönüp bakmak
Yaprak yere düştükten sonra rüzgârla biraz sürüklendi, sonra diğer yaprakların arasına karıştı. Hangisi olduğunu artık ayırt edemedim.
Geriye dönüp dalına bakmadı. Yapraklar bakmaz tabii. Ama ben bakıyorum.
Bıraktığım her şeye dönüp dönüp bakıyorum. Keşke şöyle yapsaydım. Belki biraz daha dayansaydım. Belki o işi bırakmasaydım. Belki o cümleyi söylemeseydim.
Geriye bakmanın bir işe yaradığı zamanlar var, biliyorum. Ama bazen geriye bakmak, bıraktığın şeyi yeniden taşımanın başka bir yolu oluyor. Elinde değil ama aklında.
Bugün kendime şunu söyledim: bırakıyorsan gerçekten bırak. Aklında da taşıma.
Bunu yapabileceğimden emin değilim. Ama cümle doğru geldi.
Olmak istediğim ağaç
Yaprağı olmayan bir ağaç olmak istemiyorum. Her şeyi bırakıp çıplak kalmak, hiçbir şey taşımamak, hiçbir şeye tutunmamak... Bu da bir tür kaçış olurdu.
İstediğim şey hangi yaprağın gitme zamanının geldiğini bilen bir ağaç olmak.
Hangisini taşımaya devam etmem gerektiğini, hangisine su taşımayı bırakmam gerektiğini ayırt edebilmek. Ve bıraktığım şeyin arkasından utanmadan, seyirci aramadan, dönüp dönüp bakmadan yoluma devam edebilmek.
Belki bunu bu sonbahar öğrenemem. Belki birkaç sonbahar sürer.
Ama bugün bir yaprak düştü ve ben durup baktım.
Bu da bir başlangıç.