İçeriğe geç
Günlük

07/09/2026 Utana sıkıla yaptıklarımız - neden utanırız

Garip bir duygu aslında utanmak. İnsan bazen yaptığı bir şeyden değil, yaptığı şeyi bir başkasının gördüğünü hayal etmekten utanıyor. Odada yalnızken son derece doğal olan bir hareket, bir çift gözün üzerine çevrilmesiyle birdenbire yanlış hale geliyor. Demek ki utancın içinde yalnızca yaptığımız şey yok. Bir de seyirci var. Hatta bazen yaptığımız şeyden çok, seyircinin zihnindeki halimizden utanıyoruz.

5 dakika okumaOrta

Bu yazının müziği

Spotify oynatıcısı. Açtığında sayfa Spotify'a bağlanır ve onların gizlilik koşulları geçerli olur. Açmazsan hiçbir istek gitmez.

Neden utanırız?

Garip bir duygu aslında utanmak. İnsan bazen yaptığı bir şeyden değil, yaptığı şeyi bir başkasının gördüğünü hayal etmekten utanıyor. Odada yalnızken son derece doğal olan bir hareket, bir çift gözün üzerine çevrilmesiyle birdenbire yanlış hale geliyor. Demek ki utancın içinde yalnızca yaptığımız şey yok. Bir de seyirci var. Hatta bazen yaptığımız şeyden çok, seyircinin zihnindeki halimizden utanıyoruz.

Belki bu yüzden insanın en mahrem duygularından biri utanmak değil, başkasının gözünde nasıl göründüğünü düşünmek.

Çocukken düşüyoruz ve hemen etrafa bakıyoruz. Canımızın yanıp yanmadığından önce bizi gören biri var mı diye kontrol ediyoruz. Ağladığımızda yüzümüzü saklıyoruz. Yanlış cevap verdiğimizde başımızı öne eğiyoruz. Bir şey istediğimizde sesimizi alçaltıyoruz. Sanki insan, daha konuşmayı öğrenmeden önce başkalarının bakışını öğreniyor.

Sonra büyüyoruz.

Bu kez düşmüyoruz belki ama yine etrafa bakıyoruz.

Bir işi yapmak istiyoruz, “İnsanlar ne der?” diyoruz. Bir ücret talep edeceğiz, “Acaba çok mu istiyorum?” diye düşünüyoruz. Başarımızdan bahsedeceğiz, cümlenin sonuna hemen bir küçültme eki getiriyoruz. “Aslında çok büyük bir şey değil.” “Biraz da şans.” “Herkes yapabilirdi.” Sanki başarımızı olduğu gibi kabul edersek birinin hakkına girecekmişiz gibi.

Bazen insan kendi hayatındaki güzel şeyleri bile fısıldayarak anlatıyor.

Bunun nereden geldiğini düşününce mesele biraz daha tuhaflaşıyor. Çünkü bize çoğu zaman iyi olmakla mütevazı olmak arasında bir seçim yapmamız gerektiği öğretilmiş. Çok bilirseniz kibirlisiniz, çok isterseniz hırslısınız, çok kazanırsanız maddiyatçısınız, kendinizi anlatırsanız kendini beğenmişsiniz, susarsanız da eziksiniz.

Sonra ortaya garip bir insan çıkıyor.

Kendini kanıtlamak zorunda ama kendini anlatamıyor.

Başarılı olmak zorunda ama başarısını gösteremiyor.

Güçlü olmak zorunda ama gücünü belli edemiyor.

Para kazanmak istiyor ama parayı konuşmaya utanıyor.

Sevilmek istiyor ama sevgi istediğini söylemeye çekiniyor.

Ve bütün bunların ortasında bir hayat kurmaya çalışıyor.

Belki de insanın hayatındaki en büyük sansür mekanizması toplum değil. Toplumun içimize yerleştirdiği editör.

Bir süre sonra kimse bize “bunu yapma” demiyor. Biz kendimize diyoruz.

“Böyle konuşma.”

“Fazla belli etme.”

“Biraz geri dur.”

“Çok iddialı görünme.”

“Bunu istemek ayıp.”

“Bunu söylemek sana yakışmaz.”

“Millet ne düşünür?”

Ve bir gün fark ediyoruz ki hayatımızda bizi durduran insanların çoğu artık yanımızda bile değil.

Ama sesleri hâlâ bizimle.

Bence utancın en acı tarafı burada başlıyor. Çünkü bazı insanlar hayatımızdan çıkıyor, fakat onların bize bakış biçimi içimizde kalıyor. Bir zamanlar bizi küçümseyen birinin gözlerini ödünç alıp kendimize bakmaya devam ediyoruz. Bizi yargılayan insanların cümlelerini iç sesimiz haline getiriyoruz.

Sonra kendi hayatımızda misafir gibi yaşamaya başlıyoruz.

Bir şey satın alırken bile kendimize açıklama yapıyoruz.

Bir yere giderken bile bunun makul bir sebebini buluyoruz.

Bir başarı elde ettiğimizde hemen neden çok da önemli olmadığını anlatıyoruz.

Birinden hoşlandığımızda belli etmemeye çalışıyoruz.

Bir şeyi çok istediğimizde sanki istemiyormuşuz gibi davranıyoruz.

Çünkü istemek savunmasız bırakıyor insanı.

İnsan bir şeyi gerçekten istediğinde, karşılığında “hayır” duyma ihtimali doğuyor. Belki de bu yüzden bazı insanlar istememeyi, reddedilmekten daha güvenli buluyor. Bazıları hiç başvurmuyor. Hiç teklif vermiyor. Hiç söylemiyor. Hiç başlamıyor.

Sonra buna kader diyor.

Oysa belki kader değildi.

Sadece utançtı.

İş hayatında bunu daha çıplak görüyorum. Bir insan yıllarca bir alanda kendisini geliştiriyor, çok şey öğreniyor, ciddi emek veriyor ama sıra “Ben bunu iyi yapıyorum” demeye geldiğinde dili tutuluyor. Çünkü bize işimizi iyi yapmanın yeterli olduğu öğretildi. Oysa çalışma hayatı yalnızca iyi iş yapanları değil, yaptığı işin değerini görünür kılabilenleri de ödüllendiriyor.

Ben dijital strateji kurguluyorum. Bunun dışarıdan bakıldığında yalnızca birkaç fikir üretmekten ibaret göründüğü zamanlar oluyor. Oysa bir stratejinin arkasında bazen günlerce görünmeyen bir düşünme süreci var. Veriler, kullanıcı davranışları, pazar, rakipler, içerik, arama niyeti, marka dili, dönüşüm, riskler, ihtimaller... Bir şeyin neden yapılması gerektiğini anlamak için bazen onlarca şeyi neden yapmamanız gerektiğini anlamanız gerekiyor.

Ama dışarıdan bakıldığında çoğu zaman yalnızca sonuç görünüyor.

Ve sanırım beni yıllarca asıl yoran şeylerden biri de buydu: Yaptığım işin kendisinden çok, yaptığım şeyin görülmemesiyle mücadele etmek.

Çünkü görünmeyen emek insanı başka türlü yoruyor.

Bir şeyi bilmiyorsanız öğrenebilirsiniz. Bir şeyi yapamıyorsanız çalışabilirsiniz. Bir konuda eksikseniz kendinizi geliştirebilirsiniz. Fakat yaptığınız şey sürekli görünmez hale getiriliyorsa, bir süre sonra yalnızca işinizden değil, kendi algınızdan da şüphe etmeye başlıyorsunuz.

“Acaba gerçekten iyi miyim?”

“Acaba yaptığım şey o kadar da önemli değil mi?”

“Acaba herkes bunu yapabilir mi?”

İşte burada başka bir tür utanç doğuyor.

Kendi emeğine inanırken bile utanmak.

Ben bunu uzun zaman yaşadım. Başarılı olmak için yalnızca çalışmadım, nasıl çalışacağımı da kendim öğrenmek zorunda kaldım. Bilginin parça parça verildiği, güncel bilgiye zamanında ulaşamadığınız, en basit işi bile bazen azar işiterek öğrenmek zorunda kaldığınız dönemler oldu. Birinin size bilgiyi öğretmek yerine, bilmediğiniz için sizi suçladığı zamanlar oldu.

Ve tuhaf olan şu:

İnsan bazen kendisine öğretilmeyen şeyleri bilmediği için utanıyor.

Oysa bilmiyor değildi.

Ona anlatılmamıştı.

Bence hayatta bazı utançlarımızı yeniden incelememiz gerekiyor.

Çünkü belki de yıllardır taşıdığımız bazı utançlar bize ait değil.

Birilerinin bize bıraktığı miras onlar.

Bir öğretmenin, bir yöneticinin, bir ailenin, bir çevrenin, bir toplumun bize “fazla” bulduğu taraflarımız.

Fazla zeki.

Fazla iddialı.

Fazla duygusal.

Fazla başarılı.

Fazla hırslı.

Fazla güzel.

Fazla görünür.

Fazla özgür.

Fazla kendisi.

İnsan bazen kendisi olduğu için değil, kendisi olmanın başkalarında yarattığı rahatsızlığı fark ettiği için utanıyor.

Belki de bu yüzden bazı insanların yanında küçülüyoruz. Sesimiz değişiyor. Omuzlarımız düşüyor. Cümlelerimiz yumuşuyor. Bir anda olduğumuzdan daha azını göstermeye başlıyoruz.

Ve bunu nezaket zannediyoruz.

Oysa her geri çekilmek nezaket değildir.

Bazı geri çekilmeler, insanın kendisini terk etmesidir.

Ben artık şunu daha çok merak ediyorum:

Gerçekten utanmam gereken şey ne?

Birinin hakkını yemek mi?

Birini bilerek incitmek mi?

Haksızlık etmek mi?

Yoksa kendi hayatımı istediğim gibi yaşamam mı?

Belki de büyümek, utanmayı tamamen bırakmak değil. Utanmanın kaynağını değiştirmek.

Eskiden kendimi ifade ettiğim için utanıyorsam, şimdi kendimi ifade etmediğim için utanabilmek.

Eskiden başarısız olmaktan utanıyorsam, şimdi hiç denememiş olmaktan utanmak.

Eskiden fazla istemekten utanıyorsam, şimdi sırf başkaları rahatsız olacak diye kendimden vazgeçmekten utanmak.

Eskiden başarımı küçültüyorsam, şimdi yıllarca verdiğim emeği küçültmekten utanmak.

Çünkü belki insanın kendisine yapabileceği en büyük ayıp, başkalarının rahat etmesi uğruna kendi hayatını eksiltmesidir.

Ve bazı şeyleri artık utana sıkıla yapmak istemiyorum.

Kendi emeğimi savunmak.

İyi olduğum bir şeyi söylemek.

Bilmediğimde “bilmiyorum” demek.

Yanıldığımda “yanıldım” demek.

Bir şeyi istediğimde istemediğimi oynamamak.

Başardığımda başarımı küçültmemek.

Ve birileri bundan rahatsız olacak diye kendimi daha küçük bir versiyona çevirmemek.

Çünkü belki de insanın hayatındaki en büyük özgürlük, artık kimsenin bakmadığını fark ettiği an değil.

Kim bakarsa baksın, kendi gözünü onlardan kaçırmadığı an.