06/09/2026 Anlaşmak dersine çalışmak - Anlaşılmak dersinden kalmak..
Anlaşmak dersini hiç duydunuz mu? Ben duydum. Birini anlamak için çalışmanız gereken ders olarak geçiyor. Peki ya anlaşılmak.. Anlaşılmak dersinin ne olduğunu biliyor musunuz?
Bu yazının müziği
Spotify oynatıcısı. Açtığında sayfa Spotify'a bağlanır ve onların gizlilik koşulları geçerli olur. Açmazsan hiçbir istek gitmez.
Cansu'nun DEHB Günlüğü'nün henüz birkaç okuyucusu dışında okuyucusu yok. Bunun beni rahatlattığını söyleyebilirim. Tam bir ikilem içerisindeyim. Bir yandan arkadaşlarıma böyle bir sitemin varlığından bahsediyorum, bir yandan da kimsenin okuyucum olmamasını istiyorum. Eşim bile biliyor. Ama buraya küçük bir not düşmek isterim: Eşim bunu okumuyor. Hatta hiçbir günlüğümü, hiçbir anımı okumuyor. Belki de bu yüzden burada kendimi daha rahat hissediyorum. Bir şeyin varlığının bilinmesiyle gerçekten görülmesi arasında tuhaf bir fark var. İnsan bazen bilinmekten korkmuyor da görülmekten korkuyor. Çünkü bilinmek daha yüzeysel bir şey. Birilerinin bir günlüğüm olduğunu bilmesi başka, o günlüğün içinde ne kadar çıplak olduğumu görmesi başka.
Bugünlerde benimle pek ilgilenmiyor. İlgilendiğini söylüyor ama :') Bu cümledeki “ama”yı uzun zamandır düşünüyorum. Çünkü mesele belki de ilgilenip ilgilenmemesi kadar basit değil. İlgileniyor. En azından ilgilendiğini söylüyor ve bazen gerçekten de ilgileniyor. Soruyor, dinliyor, yanımda oluyor. Fakat bütün bunların içinde tarif etmekte zorlandığım bir eksiklik var. Sanki söylediğim şeyler ona ulaşıyor ama ben ulaşamıyorum. Sanki cümlelerimi duyuyor ama o cümlelerin arkasında duran beni tam olarak göremiyor. Belki de insanı en çok yoran şeylerden biri bu. Bir şeyin eksik olduğunu bilmek ama eksikliğin adını koyamamak.
Doğrusunu söylemek gerekirse... Yok, “doğrusunu söylemek gerekirse” demeyelim. Doğrusu nedir ki zaten? İnsan kendi hayatını anlatırken bile bir süre sonra doğruların hangisi olduğunu şaşırıyor. Eşim uzun zamandır benimle ilgilenmiyor. İlgilendiğini söylediği konuların çoğu yüzeyde kalıyor. Bunu söylerken bile içimde hemen itiraz eden başka bir ses çıkıyor. “Ama ilgileniyor.” “Ama geçen gün şunu yaptı.” “Ama seni önemsiyor.” Belki de gerçekten önemsiyor. Ben onun beni hiç sevmediğini söylemiyorum. Hatta mesele sevgi de olmayabilir. Belki bir insan birini gerçekten sevebilir ama o insanın sevildiğini hissettirecek biçimde yanında olmayabilir. Galiba beni en çok düşündüren yer burası.
Çünkü sevildiğini bilmekle sevildiğini hissetmek aynı şey değil. Birinin seni sevdiğini bilirsin ama yine de kendini yalnız hissedebilirsin. Yanında biri vardır ama zihninin içinde dolaşan şeylerin gidecek bir yeri yoktur. Aynı evde yaşarsınız, aynı sofraya oturursunuz, günün nasıl geçtiğini konuşursunuz, birbirinize iyi geceler dersiniz. Hayat dışarıdan bakıldığında gayet normaldir. Fakat insan bazen bütün bu normalliğin ortasında kendine ait küçük bir yalnızlık bulur. Kimsenin fark etmediği, hatta belki kendisinin bile uzun süre fark etmek istemediği bir yalnızlık.
Belki bazı ortaklarım, bazı okuyucularım buraya kadar gelip “Eşinle konuşmadın mı?” diye düşünebilir. Sürprizi bozarak söyleyeyim: Konuştum. Hem de bir kere, iki kere değil. Belki tam olarak yüz kez değildir ama otuz kez kesin. Otuz kez olmasa bile otuz kez gibi hissettirecek kadar çok. Derdimi tasamı anlattım. Neye kırıldığımı, neye ihtiyaç duyduğumu, neden yalnız hissettiğimi anlattım. Bazen çok sakin anlattım, bazen sinirlenerek, bazen ağlayarak. Bazen cümlelerimi özenle seçtim. Bazen artık seçebilecek gücüm kalmadı. Ama anlattım. O yüzden mesele benim konuşmamış olmam değil. Mesele anlatamamış olmam da değil. Ben anlatabildiğim kadar anlattım.
Belki insanın en büyük yanılgılarından biri, kendisini yeterince iyi anlatırsa mutlaka anlaşılacağını düşünmesi. Oysa bir şeyi anlatmakla karşındaki insanın onu gerçekten anlaması arasında çok büyük bir boşluk var. Bazen bütün kelimeleri doğru seçiyorsun, cümleni kusursuz kuruyorsun, ne hissettiğini açık açık söylüyorsun ama yine de karşındaki insan senin söylediğin şeyi duyuyor, hissettiğin şeyi değil. Çünkü bir duygunun kendisini kelimelere tamamen çevirmek mümkün değil. Bir kısmı kelimelerin arasında kalıyor. Bir kısmı ses tonunda. Bir kısmı sustuğun yerde. Bir kısmı da insanın kendi içinde, yalnızca kendisinin bildiği bir yerde duruyor.
Belki ben uzun zamandır anlaşmakla anlaşılmayı birbirine karıştırıyorum. Bir insanla anlaşabilmek için ne kadar çok şey öğreniyoruz. Nerede susacağımızı, nerede konuşacağımızı, hangi cümlenin karşı tarafı inciteceğini, hangi konunun ertelenebileceğini, ne zaman geri adım atacağımızı... Birbirimizin dilini öğreniyoruz. Uyum sağlıyoruz. Ortak bir hayat kurabilmek için bazen kendi cümlelerimizi bile karşı tarafın anlayacağı biçime çeviriyoruz. Ben de bunu çok yaptım. Belki fazla yaptım. Ne hissettiğimi anlatırken bile önce onun bunu nasıl algılayacağını düşündüğüm zamanlar oldu. Bazı cümlelerimi yumuşattım. Bazı ihtiyaçlarımı küçülttüm. Bazı kırgınlıklarımı anlatırken bile karşı tarafı incitmemeye çalıştım. Bir insanla anlaşabilmek için onun dilini öğrenirken, kendi dilimi unuttuğum zamanlar bile oldu.
Sonra bir yerde durup düşündüm. Ben anlaşmak için bu kadar uğraşıyorsam, anlaşılmak için ne yapıyorum? Daha çok anlatıyorum. Daha iyi anlatıyorum. Başka kelimeler buluyorum. Örnek veriyorum. Açıklıyorum. Aynı şeyi farklı şekillerde söylüyorum. Sonra bir süre sonra insan kendi cümlelerinden yoruluyor. Çünkü sürekli “Ben aslında bunu demek istemiyorum, şunu demek istiyorum” demek zorunda kalmak da bir çeşit yalnızlık. Bir noktadan sonra insanın karşısındakinden beklediği şey daha iyi bir açıklama değil. Biraz dikkat. Biraz merak. Biraz sezgi. “Sen söylemeden de seni biraz fark edebilirim” diyebilen bir yakınlık.
Belki benim istediğim şey hiçbir zaman çok büyük değildi. Birinin hayatımın bütün ayrıntılarını bilmesini istemiyorum. Her anımı sormasını, her düşüncemi takip etmesini, beni sürekli merkeze koymasını da istemiyorum. Sadece anlattığım bir şeyin onun zihninde benden bağımsız olarak biraz daha yaşamaya devam etmesini istiyorum. Dün bahsettiğim bir şeyi bugün hatırlamasını. Ben söylemeden “Nasıl oldu?” diye sormasını. Yüzümdeki küçücük bir değişiklikten bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamasını. Bazen “Bugün sende bir şey var” demesini. Çünkü insanın görülmesi biraz da burada başlıyor galiba. Söylediğinden fazlasının fark edilmesinde.
İnsan bazen sevdiği kişinin kendisini merak etmesini istiyor. Çok basit bir şey bu. “Bugün nasılsın?” sorusunun cevabını gerçekten merak etmesini. “Toplantın nasıl geçti?” dediğinde cevabını dinlemesini. Birkaç gün önce anlattığım bir şeyi hatırlamasını. Benim için önemli olan bir şeyin onun zihninde de küçük bir yer edinmesini. Çünkü sevgi yalnızca büyük cümlelerden oluşmuyor. Bazen sevgi, bir insanın söylediklerinin sen yanında yokken bile sende yaşamaya devam etmesi. Bir şeyi gördüğünde onu hatırlamak. Bir şarkı duyduğunda aklına gelmesi. Bir gün önce anlattığı bir şeyi ertesi gün sormak. Belki de ilgi dediğimiz şey tam olarak bu: Bir insanın hayatının, senin hayatında küçük de olsa bir yankı bırakması.
Bunu neden bu kadar önemsiyorum bilmiyorum. Belki herkes böyle değildir. Belki bazı insanların sevme biçimi daha sessizdir. Belki bazı insanlar sevgilerini başka yerlerden gösteriyordur. Belki ben fazla ilgi bekliyorumdur. Bunların hepsi mümkün. Kendimi tamamen haklı çıkarmak gibi bir derdim yok. Ben de kolay biri değilimdir. Benim de anlaşılması zor taraflarım vardır. Ben de bazen fazla düşünüyor, fazla konuşuyor, bazı şeyleri gereğinden fazla önemsiyor olabilirim. Ama bir duygunun yanlış olması, onu yaşamamış olduğum anlamına gelmiyor. Ben yalnız hissediyorsam, bunun üzerinde düşünmem gerekiyor. Önce kendime karşı dürüst olmam gerekiyor.
Çünkü ilişkilerin en tuhaf taraflarından biri de şu: Bazen insan karşısındaki kişiyi suçlamakla kendi hislerini inkâr etmek arasında sıkışıp kalıyor. “O ilgilenmiyor” dediğinde sanki onu haksız yere suçluyormuşsun gibi hissediyorsun. “Hayır, aslında ilgileniyor” dediğinde ise kendi yalnızlığını inkâr etmiş oluyorsun. İki tarafın arasında bir yerde kalıyorsun. Ben de biraz oradayım. Eşimin beni sevmediğini söylemek istemiyorum. Ama sevildiğimi hissetmediğim anları da artık yok saymak istemiyorum.
Belki insanın kendine yapabileceği en büyük haksızlıklardan biri, sırf karşısındaki insan kötü biri değil diye kendi hislerini geçersiz saymak. Birinin kötü olmaması, senin iyi hissettiğin anlamına gelmiyor. Birinin seni sevmesi, senin yalnız hissetmeyeceğin anlamına gelmiyor. İki insanın birbirini sevmesi, birbirlerini her zaman anlayabildikleri anlamına hiç gelmiyor. Bunu kabul etmek zor. Çünkü sevginin bütün boşlukları doldurması gerektiğine inanmak istiyoruz. Sevgi varsa her şeyin bir şekilde yoluna gireceğini düşünüyoruz. Oysa belki sevgi bazen var ve yine de bazı şeyler eksik.
Belki de benim bugünlerde öğrendiğim şey bu.
Anlaşmak dersine çalışmak, anlaşılmak dersinden kalmak.
Ne kadar uğraşırsan uğraş, bir insanın zihninde kendine bir yer açmasını zorlayamıyorsun. Kendini anlatabilirsin ama kendini karşındakinin içinde var edemezsin. Bir insan seni ancak kendi dikkati kadar görebilir. Kendi merakı kadar tanıyabilir. Kendi isteği kadar yaklaşabilir.
Ve belki bunu kabul etmek, sürekli daha iyi anlatmaya çalışmaktan daha zor.
Çünkü anlatmaya devam ettiğin sürece hâlâ bir şeyleri değiştirebileceğine inanıyorsun.
Bir cümle daha kurarsam.
Biraz daha açık anlatırsam.
Bir örnek verirsem.
Biraz daha sakin konuşursam.
Biraz daha kırılgan olursam.
Belki o zaman anlar.
Ama bazen mesele cümlenin yeterince iyi kurulmamış olması değil.
Bazen karşındaki insanın o cümlenin içine girmek istememesi.
Bazen de girmek istese bile orada ne gördüğünü anlayacak kadar dikkatli bakmaması.
Bunu yazarken bile kendime haksızlık ediyor olabilirim. Belki yarın bunları okuyup “Ne kadar da haksızmışım,” diyeceğim. Belki de yıllar sonra bu satırlara dönüp “Meğer o zamanlar ne kadar yalnızmışım,” diyeceğim. Hangisinin doğru olduğunu bugün bilmiyorum.
Zaten belki günlük tutmanın güzelliği de burada.
Bugünkü kendimi, yarınki kendime açıklamak zorunda değilim.
Bugün böyle hissediyorum.
Ve bugün için bu yeterli.
Belki bu yüzden buranın çok fazla okuyucusu olmasını istemiyorum. Çünkü burada henüz kendimi açıklamak zorunda değilim. Kimseye bir hikâyenin tamamını sunmak zorunda değilim. Kimseye “Ben aslında onu kötülemek istemedim,” demek zorunda değilim. Kimse bana “Ama o da seni seviyordur,” demek zorunda değil. Kimse benim hislerimi düzeltmek zorunda değil.
Burası şimdilik küçük, sessiz ve biraz tenha.
Ve ben bu tenhalığı seviyorum.
Çünkü bazı şeyler kalabalıkta anlaşılmıyor.
Bazı şeyleri önce insanın kendi içinde duyması gerekiyor.
Belki ben de uzun zamandır başkasının beni anlamasını beklerken kendimi ne kadar dinlediğimi unutmuşum.
Şimdi biraz kendimi dinliyorum.
Belki bütün bu yazının sonunda elimde eşimle ilgili kesin bir cevap yok.
Belki “Beni sevmiyor” diyemiyorum.
“Beni anlamıyor” demek bile fazla kesin geliyor.
Ama şunu söyleyebiliyorum:
Uzun zamandır onun yanında kendimi yeterince görülmüş hissetmiyorum.
Ve ilk defa bunu söylemenin, birini suçlamak olmadığını düşünüyorum.
Belki yalnızca kendi gerçeğime bakıyorum.
Bir insanın en zor öğrendiği şeylerden biri de bu galiba.
Başkası tarafından anlaşılmayı beklerken, önce kendi hislerinin dilini öğrenmek.
Çünkü belki de ben yıllarca anlaşmak dersine çalıştım.
Karşımdakini anlamaya.
Onun dilini öğrenmeye.
Onun tarafından anlaşılmaya çalışmaya.
Ama şimdi başka bir derse başlamam gerekiyor.
Anlaşılmak dersinden kalmış olabilirim.
Ama belki bu kez sınavı geçmek için karşımdakinin beni anlamasını beklemem gerekmiyordur.
Belki önce kendimi anlamam gerekiyordur.